Resmî evrakta edebîlik

Osmanlı Belgelerindeki
B. Mümtaz AYDIN


Belgelerde edebîlik’ ifadesi; “Resmî evrakta edebîlik nasıl olur?” sorusunu zihinlere düşürür. Çünkü günümüz yazışmalarında da gördüğümüz gibi resmiyet; sade ve net ifadeler ister. O zaman her hâliyle ciddiyet arz eden böyle yazılarda; sıcaklığın, samimiliğin, kelimeleri seçme ustalığının ve dili kullanma maharetinin toplamı olarak ifade edebileceğimiz edebiyat kendine nasıl bir yer bulmaktadır?
Bir devletin resmî yazışmalarında edebî değeri olan ifadelere yer vermesi, o devletle alâkalı önemli hususlara işaret eder. Sıradan bir devletin resmî yazışmalarında edebî bir değerinin olmaması normaldir. Ancak, her yönüyle mükemmelliği yakalamış bir devletin resmî belgeleri de, bu mükemmelliğe paralellik gösterir. Bir devletin vesikalarında kendini gösteren ihtişam, azamet ve sanat aynı zamanda o devletin ait olduğu medeniyetin de büyüklüğünün bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Osmanlı, İstanbul’un fethinden sonra bulunduğu coğrafyada müesseseleri, dili, dini ve kültürüyle bir dünya devleti hâline geldi. Bunun neticesi olarak ilim, kültür, sanat, edebiyat, yönetim vs. sahalarında kendi imzasını taşıyan eserler vermeye başladı. Bu durum kendini devletin iç ve dış yazışmalarında da gösterdi.
Osmanlı’nın resmî yazışmalarının edebî hususiyetini diplomatik ilmi sayesinde öğreniyoruz. Tarihe yardımcı dallardan olan diplomatik (diplomatika) belge, vesika ve dokümanları inceler. Osmanlı Devleti’nin resmî yazışma ve belgelerini inceleyen dalın adı ise ‘Osmanlı Diplomatikası’dır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren yerli ve yabancı araştırmacıların Osmanlı vesikaları üzerinde yaptığı çalışmalar, bu ilim dalının doğmasına ve belgelerle devletin ihtişamı arasındaki paralelliğin ortaya çıkmasına imkân sağlamıştır.
Padişahın el yazısının bulunduğu belgeye hatt-ı hümâyûn; yabancı devlet adamlarına yazılanlara nâme-i hümâyûn; dâhili konularla alâkalı olarak halka veya vazifelilere hitaben yazılan emirlere genel mânâsıyla ferman; hususiyetlerine göre ise berat, hüküm, nişan, menşûr denirdi. Ayrıca, devletin idarî işlerinde vazife alan vezir-i âzam, şeyhülislâm, kazasker, yeniçeri ağası, beylerbeyinin yazışmaları da ayrı ayrı isimler taşırdı. Diplomatika ilmine göre bu belgeler; dîbâce, tuğra, unvan, elkâb, duâ gibi bölümlerden oluşur.
Bunlardan ‘elkâb’ (lâkaplar) bölümünde, resmî yazının muhatabı olan makam veya zâtın rütbe ve seviyesine uygun hitaplar yer alır; ihtimamla seçilmiş kelimelerle, belli bir edebî üslûp içerisinde muhatabın makam veya şahsına hürmet ifade edilir, vazife ve mesuliyetleri hatırlatılırdı. Arapça ve Farsça kelimelerin çoğunlukta olduğu elkâb, nesir olduğu hâlde şiir gibi âhenk ve iç kafiyeye (seci’e) sahiptir. ‘Fatih Kanunnamesi’ ile bu lâkaplar, teşrifât (protokol) kâideleri dâhilinde belli esaslara bağlanmış ve kime nasıl hitap edileceği belirtilmiştir.
Buna göre, padişahtan sonra devletin en üst makamında bulunan vezir-i âzamın elkâbı şöyledir: “Düstûr-i ekrem, müşîr-i efham, nizâmü’l-âlem, nâzımu menâzımi’l-ümem, enîsü’d-devleti’l-kâhira, celîsü’s-saltanati’z-zâhira, müdebbiru umûri’l-cumhûri bi’r-re’yi’s-sâib, mütemmimu mehâmmi’l-enâm bi’l-fikri’s-sâkib, müessis-i Cenâbi’d-devleti ve’l-ikbâl, muhassıs-ı erkâni’s-saltanati ve’l-iclâl, el-mahfûfu bi-sunûfi’l-avâtıfi’l-meliki’l-a’lâ vezîr-i âzam.”
Bu ibareleri günümüz diline tam olarak çevirmek pek mümkün değildir; fakat bu elkâb tâbirlerin hususi mânâlarına da girmeden, genel olarak şöyle ifade edilebilir: “İyilik sahibi, ülkenin ve bu ülkede yaşayan farklı milletlerin hak ve idarelerinin düzenleyicisi, devletin katı kurallarının kolaylaştırıcısı, saltanat yönetiminin yardımcısı, isabetli kararlarıyla cemiyet işlerinin çözümleyicisi, ileri görüşleriyle önemli işlerin tamamlayıcısı, devletin yücelmesinin rehberi ve hissedârı, padişahın iltifatına mazhar olan vezir-i âzam”
Sadeleştirildiğinde metin şiiriyetini kaybetse de, vezir-i âzamın muteber şahsiyetini, devlet işleri için gerekliliğini, halkın işleri için ehemmiyetini, farklı unsurlardan oluşan toplulukların haklarının gözeticisi olduğunu, padişah hâricinde bütün idarecilerin üstünde bulunduğunu.. anlamak pek de zor olmasa gerek.
Bu hitap tarzı, iltifat ve yüceltme; tevazu anlayışına ters gibi görünse de, her şeyden önce bu ifadeler bir şahıs için değil, makam için kullanılmıştır. Bu sözlerde ayrıca devleti yüceltme gâyesi de vardır. Uygulamanın Osmanlı’yı bir dünya devleti yapan fetihten sonra başlamış olması da, bunun bir göstergesidir. Diğer taraftan bu sözler, makam sahibinin vazife ve mesuliyetini de hatırlatır mahiyettedir; padişah ve vezir-i âzamla halkın bir nevi sözleşmesi hükmündedir. Nitekim, Osmanlı tarihinde -bazı istisnalar hâriç- icradan mesul kişiler, her zaman faaliyetlerinden dolayı hesaba çekilmiş; milletin menfaati ve geleceği için, suçlulara cezalar verilmiştir.
Kalemiyyenin (bürokrasi) başı olan vezir-i âzamdan sonra, ilmiye (bilim ve hukuk) ve askeriye (ordu) sınıfı yöneticileri için de elkâb kullanılmıştır.
İlmiyenin başı olan şeyhülislâm ve müftünün elkâbında ilme verilen önemin yanında, onlardan beklenenler de vurgulanmıştır: “A’limü’l-ulemâi’l-mütebahhirîn, efdalü’l-fudalâi’l-müteverri’în, yenbuu’l-fazl ve’l-yakîn, vârisü ‘ulûmi’l-enbiyâ’ ve’l-mürselîn, keşşâf-ı müşkilât-ı dîniyye ve sahhâh-ı müteallikât-ı yakîniyye, keşşâf-ı rümûzü’d-dekâyik, hallâl-i müşkilâti’l-hakâyik, Şeyhü’l-İslâm ve’l-müslimîn, Müfti-i enâmi’l-mü’minîn, el-müstağni ‘ani’t-tavsîf ve’t-tebyîn.”(Büyük âlim, fâzıl, güzel ahlâk ve ilmin kaynağı, ilmî açıdan peygamberlerin mirasçısı, dinî meselelerin çözümleyicisi, hassas ve hayattaki gerçek problemlerin halledicisi, İslâm’ın ve Müslümanların şeyhi, inananların fetva vericisi)
Müderrislerin elkâbı ise bundan biraz daha kısa ve sadedir: “İftihâru’l-ulemâi’l-muhakkikîn, muhtârü’l-fudalâi’l-müdekkikîn, yenbu’u’l-fazl ve’l-yakîn, vârisü ulûmi’l-enbiyâ ve’l-mürselîn, el-muhtassu bi-mezîdi ‘inâyeti’l-Meliki’l-Muîn.”
Yazılı hukukun uygulanmasından, idarecilerin hukuka uygun davranmalarının sağlanmasından ve ülkede adaletin tesisinden mesul olan kadılar ise, bu hususların vurgulandığı şu hitaplara muhataptırlar: “Kıdvetü’l-kudâti’l-İslâm, umdet-i vülâti’l-enâm, mümeyyizü’l-helâl ani’l-harâm.”
Devletin ve milletin emniyetini sağlamakla vazifeli askeriye sınıfı; cesur, azametli ve ihtişamlı olarak tavsif edilerek elkâbında bu hâllerinin devamı temenni edilmiştir. Yeniçeri ağasının elkâbı şu şekildedir: “İftihârü’l-emâcid ve’l-ekârim, câmiü’l-mehâmid ve’l-mekârim, el-muhtassu bi-mezîd-i ‘inâyet-i melikü’d-dâyim.”
Üst seviyede askerî makam olan beylerbeyinin elkâbı ise şöyledir: “Emîrü’l-ümerâi’l-kirâm, kebîrü’l-kiberâi’l-fihâm, zü’l-kadr ve’l-ihtirâm, sâhibü’l-‘izz ve’l-ihtişâm, el-muhtassu bi-mezîd-i ‘inâyet-i meliki’l-‘alâm.” (Kumandanların kumandanı, büyüklerin büyüğü, hürmet ve değer sahibi, büyüklük ve ihtişam sahibi...) Taşradaki yüksek rütbeli idareci-asker sancakbeyinin elkâbı da beylerbeyininkine yakındır.
İleride devlet idaresini devralacak olan şehzâdeler elkâbda, sultanın gözbebeği, devletin varisi olarak yüceltilir, onlara mesuliyetleri hatırlatılır, vakar ve izzet sahibi olmaları gerektiği baba şefkatinin bir remzi olan güzel ifadelerle beyan edilir: “Ferzend-i ercümend, es’ad ve emced, vâris-i mülk-i Süleymâni ve nûr-ı hadeka-i sultani, rüûsu’s-selâtîn, sâhibü’l-izzi ve’t-temkîn, mahzu lutfullâhi’l-kirâm oğlum sultan.”
Padişah kızlarının elkâbında ise yüceltmenin yanında iffet de mühim yer tutar: “İffet-penâh-i setret ve izzet-câh-ı devlet, dürcü’s-selâtîn, izzetü bürci seyyidi’l-havâtini’l-a’zam, benâtü’s-selâtîn.” (Namus sığınağı ve devletin izzet makamı, sultanların mücevheri, en büyük hatunların efendisi, onur kalesi, sultanların kızları)
Padişaha hitaben yazılan yazılarda da yine hürmet ve temenni hâkim unsur olarak göze çarpmaktadır. Sadrazamın padişaha yazdığı bir ‘arz’ belgesinin elkabı şöyledir: “Rif’atlü ve merhametlü sultânım hazretlerinin hâk-pây-ı şerîflerine arz-ı dâ’î-i hakîr budur ki…” (Yumuşak kalbli ve merhametli sultanım hazretlerinin şerefli makamlarına duacı olan bu garibin isteğidir ki...)
Devlet görevlileri arasındaki yazışma örneklerinin yanında, halk tarafından padişaha yazılan ‘arzuhal’lerdeki elkâbda da saygı, dua, temenni ve mesuliyetleri hatırlatan ifadeler vardır: “Şevketlü, kerâmetlü, mehâbetlü Pâdişâhım hazretlerini Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri vücûd-ı hümâyûnların âfât-ı beliyyâttan mahfûz eyleyüp pertev-i hayâtın fukarâ ve züafânın üzerinden dûr-ımehcûr eylemeye. Amin...” (Büyük, ihsan sahibi, şanlı padişahım hazretlerini Allahü Tealâ Hazretleri varlığını belâlı afetlerden koruyup hayat ışığını fakir ve zayıfların üzerinden uzak kılmasın. Amin...)
19. yüzyılda birçok hususta eskiye nazaran zayıflayan Osmanlı Devleti’nde, bu duruma paralellik arz edercesine yazışmalarda da değişiklik olmuştur. İfadelerdeki ihtişam ve azamet, yerini sadeliğe terk etmiştir.


Kaynaklar
- Ali Aktan; Osmanlı Paleografyası ve Siyasî Yazışmalar, İstanbul, 1995.
- Başbakanlık Osmanlı Arşiv Rehberi; Ankara, 1992.
- Mithat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lugatı, İstanbul, 1986.
- Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatika), İstanbul, 1998.
- Tayyip Gökbilgin, Osmanlı Paleografya ve Diplomatik İlmi, İstanbul, 1992

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/osmanli-belgelerindeki.html

şer’iye sicili yayınını

Doğru dürüst ve ciddî bir şer’iye sicili yayınını merak edenler için bir kaynak söyleyeyim: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi “İSAM” tarafından 40 cild olması planlanan İstanbul sicillerinin ilk beş cildi yayınlanmıştır. Önceki nesillerimizin birbirleriyle neden mahkemelik olduklarını öğrenmek isterseniz, bu sicilleri okuyabilirsiniz.
yazının tamamı için
Murat Bardakçı
(Habertürk, 31.03.2010)

şeriyye sicilleri

osmanlı kültür mirası



Kadıların verdikleri i'lam ve hüccetlerle birlikte görevleri gereği tuttukları çeşitli kayıtları ihtivâ eden defterlere şer'iyye sicilleri denir . Ayrıca bu defterlere kadı defteri , mahkeme defteri ve zabt-ı vekâyi sicilleri de denir .

ŞER'İYYE SİCİLLERİNİN ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜ AÇISINDAN ARZETTİĞİ ÖNEM
1-Genel Tarih Açısından : Osmanlı tarihinin kaynakları arasında şer'iyye sicillerinin biricin derecede önemli olduğuna şüphe yoktur .
Kadıların devlet merkezi ile yaptıkları resmî yazışmaları , halkın şikayet ve dilekçelerini, mahallî idarelere ait hukukî düzenlemeler olarak kabul edilen ferman ve hükümleri, en önemlisi de ait olduğu mahallin sosyal ve iktisadî hayatını yansıtan mahkeme kararlarını ihtiva eden bu siciller incelenmeden, Osmanlı Devleti'nin siyasî, idarî ve sosyal tarihini hakkıyla ortaya koymak mümkün değildir .


Sicillerin her konuda tarihe temel kaynak olacağına şüphe bulunmamakla birlikte özellikle şehir tarihleri ve mahallî hayata ait ilmî araştırmaların birinci derecede kaynağı şer'iyye sicilleridir . Mahallî bir tarihin doğru yazılabilmesi için fertlerle fertler, fertlerle devlet arasındaki bütün önemli olayların kaydedildiği şer'iyye sicillerinin incelenmesi ilmî bir zarurettir .
Sicillerin genel tarihe katkıları, önemli tarihî olayların i tarihî şahsiyetlerin, mahallî adlarının ve önemli tarihî müesseselerin bütün ayrıntılarıyla doğru olarak tespitinde birinci derecede önem arz edecektir .
Ayrıca Şeyhülislamlar , Kazaskerler ve Sadrazamlar gibi büyük devlet adamlarının hayat hikayelerini bütün ayrıntıları ile ortaya çıkarabilmek için sicillere müracaat etmek gerekir. Zira sicillerde kimin nereye tayin edildiği, hangi tarihte, hangi vasıfla, nasıl bir devlet hizmeti ifa ettiği mutlaka kaydedilmektedir.
Şer'iyye sicilleri, bütün Osmanlı ülkesinin yer isimlerini tespitte ve hatta mahalle isimlerinin bile tespit edilmesinde mühim bir kaynaktır .

HUKUK TARİHİMİZ AÇISINDAN ÖNEMİ

Şer'iyye sicillerinin incelenip gün yüzüne çıkarılması hukuk tarihimiz açısından çok önemlidir. Çünkü her konuda olduğu gibi, eski hukukumuz hakkında da birbirini tutmayan çelişkili görüşler mevcuttur. Bu çelişkili görüşler arasından doğruyu tespit edecek yine şer'iyye sicilleridir.
Şer'iyye sicillerinde hukukun bütün dallarıyla alakalı olarak şer'î hükümlere uygun bir şekilde verilmiş mahkeme kararları mevcuttur.
1-Özel Hukuk Açısından : a- Şahsın hukuku ile ilgili kararlardan, Osmanlı hukukunda gerçek ve tüzel kişilerin bilindiğini, ehliyet, gaiplik, şahsî haklar ve benzeri konulara dair şer'î hükümlerin aynen uygulandığını anlamaktayız.
b-Aile hukuku ile ilgili kararlar ve sicil kayıtlarından eski Türk aile yapısını, nişanlanma, evlenme ve benzeri müesseselerin nasıl işlediğini, tamamen erkeğe ait gibi sanılan boşama hakkının kadın tarafından da nasıl kullanıldığını, şiddetli geçimsizliğin kadına evlenmeyi sona erdirme hakkını verdiğini, karı-koca arasındaki mal ayrılığı rejimini, karı-kocanın çocuklar üzerindeki hak ve vazifelerini, mehir olarak hangi eşyaların verildiğini ve tarihin muhtelif devirlerinde bir Türk ailesinde hangi şeylerin önem arz ettiğini öğrenebiliriz .
c- Miras hukukuna ilişkin kayıtların çoğunluğunu miras sözleşmeleri ( teharüc ) ve tereke taksimleri teşkil etmektedir .
d- Eşya, borçlar ve ticaret hukukuna ait kararlar iç içedir. Eşya hukuku ile ilgili kararlardan mülkiyet hakkının, din, dil ve ırk farkı gözetmeksizin bütün fertlere belli şartlar altında tanınmıştır. Borçlar hukuku ile ilgili kararlardan faiz muamelesine benzeyen muamelelerin kabul edilmediğini ve akitlerde karşılıklı rıza beyanının esas kabul edildiğini öğreniyoruz .
e- Devletler hususî hukuku alanında ahval-i şahsiye ve ibadet konuları dışında zımmîlere de kendi rızalarıyla İslam hukukunun esaslarının uygulandığını, başta aile ve miras hukuku olmak üzere kendi dinleri gereği olan konularda kendi hukuklarının tatbik edildiğini, mesela evlenme akdini icrası, boşanma ve terekenin taksimi gibi hususlarda tamamen din serbestliği bulunduğunu görüyoruz. İçki içme gibi hususî olan bazı konular dışında ceza hukuk alanında, eşya, borçlar ve ticaret hukuku sahalarında Müslüman-gayri müslim ayrımı yapılmadığını görüyoruz.

2-Kamu Hukuku Açısından : Şer'iyye sicillerinin hukuk tarihi açısından asıl önemi kamu hukuku alanında kendini göstermektedir .
a- Ceza hukuku ile ilgili kararlardan Osmanlı Devleti'nin bu konuda İslam hukukunun hükümlerini aynen uyguladığını anlıyoruz. Bilindiği gibi İslam hukukunda suç ve cezalar üç ana gruba ayrılmaktadır . Birincisi : Kur'an ve hadiste açık olarak miktarı ve vasıfları tayin edilen had cezalarıdır. Bunlar iffete iftira, hırsızlık, yol kesme, zina ve içki içme suç ve cezalarıdır. Şartlar oluştuğu hallerde Osmanlı Devleti'nin bu suçlara dair cezaları aynen uyguladığını şer'iyye sicilleri göstermektedir. İkincisi : Şahsa karşı işlenen cürmlerdir. Bunlar hakkında şer'î hükümlerin öngördüğü kısas, 470 yıllık zaman dilimi, içinde hiç aksatılmadan aynen uygulandığını ve katilin veya maktulün dinine, diline ve ırkına itibar edilmediğini yine şer'iyye sicillerinden öğreniyoruz . Üçüncüsü : Zikredilenlerin dışında kalan suçlar ve bunların cezalarıdır. İslam ve Osmanlı hukukunda bunlara tazir ve siyaset cezaları denmektedir.
Şer'iyye sicillerinde tıpkı İslam hukukunda olduğu gibi, en çok müracaat edilen ispat vasıtası şahitlik veya davalının ikrarıdır. Yine şer'iyye sicillerinden Osmanlı hukukunda, ceza ve hukuk usulü ayrımı yapılmadığını, ancak ceza davalarında genel esaslar dışında bazı farklı usullerin uygulandığını görüyoruz. Mesela şüpheden sanığın yararlanması veya şahitlerin bazı davalarda çok sıkı soruşturulması ve sayılarını iki katına çıkarılması bunlara misaldir.
Kısaca şer'iyye sicilleri tetkik edilmeden Osmanlı hukuku hakkında, hatta bir yerde İslam hukuk hakkında yapılan her araştırma eksik olur. Bu arada şer'iyye sicilleri örfi hukuk açısından da değerli bir kaynaktır.

İKTİSÂT TARİHİ AÇISINDAN ÖNEMİ

Her şer'iyye sicili bulunduğu yerin iktisâdî hayatına dair orijinal tarih vesikalarıdır. XV. ila XX. asır aralarında Türk halkının ve özellikle de Anadolu halkının hayat ve geçim tarzı, memlekete dışarıdan giren ve yine memleketten dışarı çıkan, yani ithalat ve ihracat konusu olan eşya, Anadolu halkının yetiştirdiği tarım ürünleri, imâl ettiği sanayi ma'mulleri, Anadolu'da mevcut olan san'at ve meslek çeşitleri, halktan toplanan vergiler, devletin memurlarına ödediği tahsisâtlar, hukuk ve ceza davalarındaki tazminatların miktarı ve cinsi, para arzı ve çeşitleri, enflasyon ve devalüasyonun gerçek mânâda tarihî seyri ve kısaca hem makro hem de mikro iktisada dair bütün mevzular, doğru olarak ve yerli yerinde ancak şer'iyye sicillerindeki kaynaklardan öğrenilebilir.
Osmanlı tarihine bakılacak olursa eldeki kaynaklar, daha çok Osmanlı tarihindeki olaylar ile önemli rütbe ve memuriyetlerde bulunan kişilerin ön planda olduğu görülür. Halbuki şer'iyye sicillerinde gerekli inceleme yapıldığı zaman Kayseri'nin herhangi bir köyündeki herhangi bir kişinin hayatına dair önemli ipuçları elde edilebilir. Böylece Osmanlı insanı ve devleti daha iyi anlaşılabilir kanaatindeyiz.


ASKERİ AÇIDAN ÖNEMİ

Şer'iyye sicilleri askerî açıdan önemli bilgiler ihtivâ etmektedir. Osmanlı ordusu sefere çıktığı zaman hem Anadolu hem de Rumeli'de bulunan beylerbeyi ve sancak beylerine yazılı emirler gönderir ve ordunun ihtiyacı olan gıda maddeleri, gemi, at, kürekçi, araba, cephane ve benzerî ihtiyaçların karşılanması amacıyla kadılara da yazılı emirler gönderirdi. Gönderilen bu yazılı emirlerin içinde, savaşın kime ve hangi sebeple yazıldığı izâh edilir ve konuyla ilgili Şeyhülislam fetvası hatırlatılarak halkın savaşın zaruretine inanmaları temin edilirdi. Kısaca XV. yüzyıldan sonraki harp tarihimizi, bütün tafsilatıyla şer'iyye sicillerinin genellikle sonlarında yer alan ve kadılara hitaben yazılan yazılı emirlerde bulmak mümkündür. Örneğin III. Mehmed'in Macaristan ve Avusturya seferine çıkabilmek için Anadolu'dan nasıl asker topladığı ve Eflak isyanı ile zorlaşan bunalımlı dönemde savaşla ilgili olarak halka ne gibi yazılı emirler gönderdiği, Bursa şer'iyye sicilleri esas alınarak ortaya konabilir. Gerçekten şer'iyye sicilleri, askerî hareketleri bütün ayrıntılarıyla aydınlatmak, ordunun teşkilât ve durumunu göstermek bakımından vak'anüvislerde ve diğer kaynaklarda ispatlanmayan birçok tafsilâtlı bilgiyi içermektedir.

ŞER'İYYE SİCİLLERİNİN TARİFİ, İHTİVA ETTİĞİ BELGE ÇEŞİTLERİ VE HUKUKİ DEĞERİ

1.MAHDAR, SİCİL VE SAKK-I ŞER'İ KAVRAMLARI
Şer'iyye sicilleriyle ilgili üç temel mefhumun bilinmesi gerekir. Bunlardan birincisi mahdar kavramıdır. Sözlük anlamı huzur ve hazır olmak demektir. Terim olarak iki anlamı vardır. Birincisi; hukuki dava ile ilgili yani, tarafların iddialarını, delillerini içeren ancak kadının kararına esas teşkil etmeyen yazılı beyanlardır. İkincisi; herhangi bir mesele hakkında düzenlenen yazılı belgenin içeriğinin doğruluğunu onaylamak için, belgenin altında, mecliste hazır bulunan ve meseleye vakıf olan başta subaşı, çavuş ve muhzır gibi şahısların beyanlarına ve imzalarına mahdar denir.
İkinci temel kavram sicildir. Sözlük anlamı; okumak, kaydetmek olan bu kelime terim olarak; insanlarla ilgili bütün hukuki olayları, kadıların verdikleri karar suretlerini, hüccetleri ve yargıyı ilgilendiren çeşitli yazılı kayıtları içeren belgeye şer'iyye sicilleri, kadı defterleri, mahkeme defterleri veya sicillat defteri anlamına gelmektedir. Şer'i mahkemeler tarafından verilen her çeşit i'lâm, hüccet veya şer'i evrak aslına uygun olarak bu deftere kaydedilir. Şer'iyye sicillerinde yazı genellikle ta'lik kırmasıdır, kağıt çok sağlam ve parlak, mürekkepleri de bugün bile parlaklığını muhafaza eder.
Bütün şer'iyye sicillerinin başında genellikle dili Arapça olan dibace yani giriş kısmı vardır. Burada şer'i hükümlere ve bunları bildiren Allah ve Peygambere saygı arz edilmekte daha sonra sicili tutan kadının ismi, ûnvanı ve göreve başlama tarihi kaydedilmektedir. Kadının görevi bittikten sonra bu defteri bizzat kendisi veya emini vasıtasıyla halefi olan kadıya teslim edilmektedir.
Tanzimat'tan sonra her sahada meydana gelen değişikliklerden şer'iyye sicilleri de nasibini almıştır. Sicillerin ilk sayfasından başlanarak sayfa numarası koyma, evrakı sicile kaydedenin kayıtta özel mührünün olması, satır aralarına bir şey ilave etmeme, edilirse de kadı tasdik edip mühürlemeli gibi değişiklikler meydana gelmiştir.
Şer'iyye sicilleri üzerine yapılan araştırmalara göre, her çeşit yazılı kayıtlar belli bir usule göre düzenlenmekte ve sicile kaydedilmektedir. Bu usule sakk-ı şer'i usulü denir. Sakk sözlükte; berat, hüccet, tapu tezkeresi gibi yazılı belge manalarını ifade eder. Terim olarak ise; şer'i mahkemelerin sicile kaydettiği veya yazılı olarak tarafların eline verdiği her çeşit belgenin düzenlenmesinde ve yazılmasında takip edilen yazım usulüne veya bu çeşit yazılı belgelere sakk-ı şer'i denir. Başta i'lâm ve hüccetler olmak üzere bütün kayıtların düzeni ve yazım şekillerini açıklayan numuneler yazılarak sakk kitapları oluşturulmuş ve şer'iyye sicillerindeki nizam meselleri düzenli ve sağlam temeller üzerine oturtulmuştur.

2- ŞER'İYYE SİCİLLERİNDEKİ BELGE ÇEŞİTLERİ
Şer'iyye sicillerindeki belge çeşitleri iki gruba ayrılır .Birincisi : Bizzat kadılar tarafından yazılanlardır ki şer'iyye sicillerinin % doksanını içerir . Hüccet, i'lâm, ma'rûzlar, mürâseleler ve diğer belgeler olmak üzere beş kısımdır .

Hüccetler ( Senedât-ı Şer'iyye ) ve Özellikleri
Genel Olarak Tarifi ve Özellikleri : Hüccet sözlük anlamı olarak delil ve bir fiilin sabit olduğuna vesile olan şey demektir . ( Delil , senet , vesika vb )
Osmanlı hukuk terminolojisinde ise hüccetin iki manası vardır .Birincisi : Şahitlik, ikrar , yemin veya yeminden nükul gibi bir davayı ispat eden hukukî delillere denir .
İkincisi : Şer'iyye sicillerindeki manasıdır. Kadının hükmünü ( kararını ) ihtiva etmeyen, taraflardan birinin ikrarını ve diğerinin bu ikrarı tasdikini hâvi bulunan ve üst tarafında bunu düzenleyen kadının mühür ve imzasını taşıyan yazılı belgeye hüccet denir.
Tanzimattan sonra hüccet yerine senet tabiri kullanılmıştır. Şer'î hüccetlere senedat-ı şer'iyye denmiştir .
Bir mahkemenin hüccet tanzim edip ilgilinin eline vermesi ve bir suretini de sicil defterine kaydetmesi demek , o konuda , bazı istisnaî durumların dışında hukukî çekişmenin vâki olmayacağı ve olsa da mahkemenin hücceti elinde bulunduranın lehine karar vereceği manasını taşır.
Hüccetlerin i'lamlardan farkı, hüccetlerde herhangi bir kararın bulunmaması ve sadece şer'î mahkemenin günümüzdeki noterler gibi, hukukî durumu olduğu gibi zabt ü rabt altına almalarıdır. Ancak bazen hüccetlerin hüküm sayılabilecek şekilde düzenlendiğini de görüyoruz .
Taraflara verilen hüccetlerin bir örneği mutlaka sicil defterine kaydedilir . Hüccet metinlerinin ortak özellikleri şunlardır : a- Taraflara verilen hüccetlerin üst tarafında hücceti veren kadının imzası ve mührü mutlaka bulunur. Halbuki sicil defterlerindeki hüccetlerin başında bulunmaz. Sicillerde kadıların imza ve mühürleri, sadece sicilin baş tarafında veya kadının başladığı tarihin baş kısmında kaydedilir. Göreve başlama tarihi de yazılır . b- Tarafların adı ve adresleri her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde açıklanır. c- Hüccetin konusunu teşkil eden mal veya hak, bütün tafsilatıyla tanıtılır. d- Hukukî muamelenin şekli, şartları ve varsa teslim ve tesellüm işlemleri beyan edilir. e- İkrarda bulunan kişi konuyu bir daha dava etmeyeceğini teyid eder. Lehine ikrar yapılan taraf da ikrar beyanını tasdik edince , talep üzerine durumun sicile kaydedildiği zikredilir. f- Her muamelede olduğu gibi hüccetlerin sonunda da tarih, yıl, ay, gün ve bazen de günün belli bir dilimi mutlaka zikredilir ve bu kısım Arapça yazılır. g- Hüccetin altında mutlaka Şühûdü'l-hâl "durumun şahitleri " veya şuhûd-ı muhzır başlığı ile hukukî muameleye şahit olanların isimleri ve ünvanları kaydedilir.
Hüccetlerde alım-satım, kira, nafaka, vekalet, vasiyet, kefalet, şehadet, ferağ ( kat'î veya şartlı ), borç, hibe, rüşdün isbatı, nezir, keşif, sulh, irsaliye vs. konularda hüccetler bulunmaktadır .
Hüccet Çeşitleri : Sulh hücceti, ikrar hücceti, satış hücceti, kira hücceti, vasiyet hücceti, vekalet hücceti, feregat hücceti .
Hüccetler içinde nev'î şahsına münhasır bir hüccet çeşidi de vakfiyelerdir.
Vakfiye, vakıf hükmî şahsiyetinin tüzüğü mesâbesinde olan ve ferazi bir dava sonucu şer'î mahkeme tarafından tasdik edilen yazılı belgelere denir .
Hücceti Zahriye : Resmî belgelerin arkasına yazılan veya konan ve yine resmî olan beyanlar ve emirler manasındadır.

İ'LAMLAR VE ÖZELLİKLERİ


a) Tarifi ve Tanzimi :
Çoğu araştırmacılar tarafından karıştırılan önemli belge çeşididir. İ'lâm sözlükte bildirmek manasındadır. Terim olarak; şer'i bir hükmü ve altında kararı veren kadının imza ve hükmünü taşıyan belgeye i'lâm denir. Her i'lâm belgesi davacının iddiasını, dayandığı delilleri, davalının cevabını ve itirazı varsa itirazının sebeplerini, son kısımda da verilen kararı ve kararın gerekçelerini içerir.
İ'lam belgelerini diğer şer'iyye kayıtlarından ayıran en önemli özellik hakimin verdiği kararı ihtiva etmesidir. Kadının kararını içeren her belge i'lâmdır. Ancak örfi anlamda altında kadının imza ve mührünün bulunduğu her belgeye hükmü ihtiva etsin etmesin i'lâm denilir. Bu nedenle Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki birçok ma'rûzlar i'lâm diye kayda geçirilmiştir.
Kadı, yargılamayı tamamladıktan sonra dava dosyasını esas alarak şer'i hükümlere göre kararını verir. Verdiği kararları önce taraflara sözlü olarak bildirir. Daha sonra verilen kararın gerekçelerini de içeren bir i'lâm hazırlar, hem davalıya hem de davacıya birer suretini takdim eder. Bir suretini de sicile kaydeder. Şer'iyye mahkemelerinde bir davanın seyrine ait bütün kayıtların geçirildiği dava tutanakları anlamına gelen zabıt cerideleri tutulur. Zabıt ceridesinde yazılı bulunan dava tutanağı esas alınarak i'lâm müsveddesi hazırlanır. Kadının inceleyerek "yazıla" kaydını düşmesinden sonra i'lâm kaleme alınır. Zabıt katibi tarafından incelenerek paraf edilir. Kadının son kez incelemesiyle i'lâm sicile kaydedilir.
1296/1878 tarihli Talimat-ı seniyye ile daha önce mevcut olan ancak yazılı hale getirilmemiş esaslar yazılı hale getirilmiştir.1878 tarihinden önce yazılan i'lâmlar ile bu tarihten sonra yazılanlar arasında üslûp, ifade ve şekil açısından bir fark yoktur.

b) Özellikleri ve Çeşitleri :
Şer'i mahkemelerde düzenlenen bir i'lâmda şu özelliklerin bulunması gerekir.
· Kadının imza ve mührü, hüccetlerin tam tersine i'lâmlarda alt tarafta yer alır. İmza kadının kendi eliyle yazdığı ismi ve künyesinden ibarettir. Mühür ise Kadının kendi ve babasının ismini bazen de kısa bir dua cümlesini içerir.
· Tarafların ve dava yerinin formüle ediliş ifadelerle tanıtılması gerekir.
· Davacının iddiasını yani dava konusunu içerir.
· Davalının cevabını ve itirazlarını içerir.
· Kararın gerekçeleri demek olan delilleri içerir.
· Kadının kararını içerir.
· Tarih Arapça, ya yazıyla yada bugünkü tarih atma şekillerine benzer bir şekilde yazılır.
İ'lâmlar da hüccetlerde olduğu gibi sonda Şühûdü'l-hâl başlığı altında şahitler listesinin verilmesi şart değildir. İspat vasıtası şahitlik ise i'lâmın içinde veya sonunda şahitlerin ismi yazılabilir.
İ'lâmlar konularına göre iffete iftira, içki içme, zina yapma gibi çeşitlere ayrılırlar. Yine konularına göre kefalet, zina, evlenme ve boşanma i'lâmları gibi isimler alırlar.

MARUZ
Şer'iyye sicillerinde hüccet ve i'lamlardan farklı olarak ve genellikle ifade ve şekil itibariyle i'lamlarla karıştırıla gelen bir belge çeşidi de ma'rûzlardır . Ma'rûz kelime anlamı itibariyle arz edilen şey demektir . Terim olarak ise biri asıl diğeri tâli olmak üzere iki manası mevcuttur . Tâli manası : İ'lamların birçoğu icra makamlarına hitaben yazılarak onlara arz edildiğinden i'lamlara da ma'rûz adı verilebilmektedir . Çoğu i'lam " Ma'rûz-ı Dâi-i Devlet-i Aliyyeleridir ki " diye başlar . Ma'rûzun farklı bir belge olarak asıl manası şudur : Kadı tarafından kaleme alındığı halde kadının kararını ihtiva etmeyen ve hüccet gibi hukukî bir durumun tespiti açısından yazılı delil olarak kabul edilemeyen ve sadece kadının icra makamlarına idari bir durumu arzettiği yazılı kayıtlara veya halkın icra makamlarına yahut kadıya hitaben yazdığı şikayet dilekçelerine denir . Kısaca astın üste yazdığı bir isteği veya bir durumu hâvi yazılı belge ve kayıtlardır . Buna ma'rûz dendiği gibi arîza veya arz da denir ve genellikle çoğulu olan ma'rûzat kullanılır .
Kadı tarafından kaleme alınan ma'rûzların bazen ma'rûz diye kaydedilen i'lamlardan farkı , bunların kadının kararını ihtiva etmemesidir . Ma'rûzların sonu " Devletin yüce makamına arz ve i'lam olundu " diye bitmektedir . Belgenin içinde i'lam kelimesinin geçmesi bunun i'lam olduğunu göstermez .

MÜRÂSELELER
Kadılar yukarıda zikredilen belgeler dışında da bazı resmî yazışmalarda bulunabilirler. Mesela merkezden gelen bir ferman veya buyrultu üzerine , herhangi bir sanığın yakalanması için o mahallenin kethüdasına resmî bir yazı yazabilirler . Yahut tayin edildikleri kadılık görevini yine resmî bir yazı ile herhangi bir naibe devredebilirler . İşte şer'iyye sicillerinde yer alan ve kadının kendisine denk veya daha aşağı rütbedeki şahıs yahut makamlara hitaben kaleme aldığı yazılı belgelere mürâsele denir .

BAŞKA MAKAMLARDAN GÖNDERİLEN BELGELER
Şer'iyye sicillerindeki belgeler sadece kadılar tarafından yazılan belgelerden ibaret değildir . Kadılar bulundukları bölgenin yürütme görevini de ifâ ederlerdi . Merkezî idareden beylerbeyine , eyalete , sancağa ve kazaya gönderilen emirlerin bazı askerî kısımları hariç tamamen kadılara gönderilirdi ve kadılar bunları kaydederdi . Bu emirler , tayin beratları , fermanlar , buyrultular ve diğer hükümlerdir .

BAŞKA MAKAMLARDAN SÂDIR OLAN VE SİCİLE KAYDEDİLEN BELGELER
Şer'iyye sicillerindeki kayıtlar sadece kadılar tarafından kaleme alınan belgeler değildir. Kadılar şer'iyye sicillerine kendisine Padişah tarafından gönderilen fermanları, beratları ve benzeri emirleri Sadrazam, Beylerbeyi ve Kazaskerlerden gelen buyrultular ile ilgili devlet teşkilatlarından kendisine gönderilen diğer yazılı belgeleri kaydederlerdi. Bu belgelere bakacak olursak:
A) Padişahtan Gelen Emir ve Fermanlar :
Padişahtan gelen emir ve fermanları iki ana grupta toplayabiliriz; Birincisi, Padişahın kendisine İslam hukuku tarafından tanınan içi boş yasama yetkisine dayanarak veya icra kuvvetinin başı olarak kaleme aldığı şer'iyye sicillerinde " evâmir ve ferâmîn " diye zikredilen hükümlerdir. Ayrıca bu kayıtlar için ayrı defter tutulur, bu tutulmazsa diğer kayıtlardan ayırmak için ya ters yazılır ya da sicillerin başına veya ortasına evâmir ve ferâmîn yazılırdı. İkincisi ise, yine Padişahtan sâdır olan ancak birinci gruptaki gibi umûmî değil husûsî şahısları ilgilendiren ve vazife tevcihi, tımar tefvizi, ticaret beratı ve benzeri konulara ilişkin olarak kaleme alınan ferman, berat ve nişanlardır.
B) Sadrazam, Beylerbeyi ve Kazaskerden Gelen Buyrultular :
Osmanlı Devleti'nde Padişahtan sonra şer'î ve kanunî hükümler icra ve takip ile görevli olan makam, Padişahın bir nevi mutlak vekili bulunan sadrazamlardır. Sadrazamlar bazen gerekli gördükleri durumlarda Padişahın emrine binaen bazı durumları kadılara hatırlatabilirlerdi. İşte şer'iyye sicillerindeki kayıtlardan biri de Sadrazam tarafından kadılara gönderilen buyrultulardır. Aslında buyrultu Sadrazam, Kaptan-ı derya, Vezir, Beylerbeyi ve Kazasker gibi devler erkânının yazılı emirlerine denir.


ŞER'İYYE SİCİLLERİNİN HUKUKİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Bu konuyu şer'iyye sicilleri mahkemede delil olarak kullanılabilir mi? Sorusuyla izâh ederek açıklayabiliriz . Meseleye eski ve yeni hukukumuz açısından bakacak olursak ; eski hukukumuz olan İslam hukukunda, yazılı deliller kesin delil olarak kabul edilemezdi. Mecelle'de bu konuda "yalnız hat ve hatem ile amel olunmaz " tabiri geçmektedir. Bunun sebebi olarak da sahtekarlık ve belgelerde tahrifatlar olabileceği gösterilmiştir. Mecelle'ye göre kesin delillere misal olarak iki tane belge olabilir. Bunlardan birincisi padişah beratları ve tapu tahrir defterlerindeki kayıtlardır. Çünkü bunlar tahriften uzaktır. İkincisi ise; şer'iyye sicilleridir. Ancak bu konuda iki görüş vardır. Birinci görüş; eğer şer'iyye sicillerinde tahrif söz konusu değilse kesin delil olarak kabul edilir. Eğer tahrif ve sahtekarlık şüphesi varsa o zaman bu belgenin içindeki bilgilerin doğruluğuna şahit istenir. İkinci görüş ise 1879 tarihinden önceki şer'iyye sicilleri ile amel olunmaz. Bu tarihten sonrakilerde ise tahrif ve sahtekarlık şüphesi olmayanlar ile amel edilebilir. Çünkü 1879'dan sonrakiler için özel bir takım usuller getirilmiştir.
Yeni hukukumuz açısından ise medenî kanunun yürürlüğe girdiği tarih yani 4 Ekim 1926 tarihinden önceki belgeler o zamanki hukuka göre değerlendirmeye tabi olacak.

http://os-ar.com/print.php?sid=80

VAKIF KAYITLAR ARŞİVİ

VAKIF KAYITLAR ARŞİVİ

Günümüze kadar vücut bulmuş olan vakıfların (Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait) hukuki dayanağını teşkil eden belgelerin toplandığı en büyük arşiv Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi'dir.

Vakıflarla ilgili belgelerin çoğu bugün Vakıf Kayıtlar Arşivi'nde bulunmakla beraber, bazı vakfiye ve benzeri belgeler, tarihi seyir içerisinde çeşitli sebeplerle ya başka kuruluşlara intikal etmiş (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Dairesi Başkanlığı, Tapu Ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı Müzesi ve Süleymaniye Kütüphanesi v.b.) ya da çeşitli şahısların elinde kalmış ve hatta bazıları çeşitli ülkelerdeki şahsi koleksiyonlara veya müzelere taşınmıştır.

Vakıf Kayıtlar Arşivi; vakıf gayri menkullerin tapusu, yapılacak hizmetlerin nicelik ve niteliklerini içeren vakfiye, ferman, hüccet, berat gibi vakıfla ilgili belgelerin bulunduğu arşivdir. Bu arşivdeki defter ve belgelerde kaydı bulunmayan bir vakıf, hukuki dayanaktan mahrumdur.

Vakıf Kayıtlar Arşivi'nde halen 2370 adet vakfiye ve kütük defteri bulunmakta olup, bu defterlerde 27.021 adet vakfiye ve benzeri belgenin yanında, çeşitli işlemlere ait belgeler bulunmaktadır.

İhtiva Ettikleri Belge ve Bilgilerin Mahiyetlerine Göre Defter Türleri;

1.Vakfiye defterleri: En kısasından en uzununa kadar muhtelif vakfiyelerin kayıtlı olduğu defterlerdir.
2.Esas defterleri: (1300/1882 M.) tarihinden sonra tutulmağa başlanmış ve vakıfların şahsiyet kayıtları ile hizmetlilerinin tayin ve tedavül kayıtları gibi işlemleri ihtiva ederler.
3.Hazine defterleri: Bu defterler de H. 1300 den evvelki tarihlerden itibaren tutulmuş kayıtların şahsiyet kayıtları mevcuttur. H. 1300 den sonra esas defterlerine nakledilmemiş olan kayıtlar bunlarda bulunmaktadır.
4.Fihrist defterleri: Yukarıda zikredilen defterlerin fihristleridir.
5.Tafsil defterleri: H. 1300 tarihinden sonra vakıfların zabıt işlemlerinin, tevliyetle ilgili kayıtların ve hayır hizmetlerini yapan görevlilerin tayin, azil ve buna benzer muamelelerinin tafsilâtlı olarak kaydedildiği defterlerdir.
6.Ferman tafsilleri defterleri: Bunlarda padişah fermanları yazılıdır.
7.Ahkâm defterleri: Vakıflarla ilgili, Padişahlar tarafından verilmiş olan hüküm ve emirlerin yazılı bulunduğu defterlerdir. Bu defterlerde atama, bakım-onarım, müdahalelerin men'i, gelir-gider, keşif, tahsis ve benzeri konuları içeren, bir üst makamı bilgilendirme ve saltanat makamından ferman çıkarılması için yazılan karar ve tezkire gibi belgeler bulunmaktadır.
8.İlmühaber defterleri: Vakıf yetkilileri ile vekillerinin verdiği vesikalara dair kayıtları ihtiva eder.
9.Hurufat defterleri: Bu defterlere, alfabetik esasa göre sıralanmış vakıf teşkilâtlarının her ne konuda olursa olsun her günkü muameleleri yazılmıştır.
10.Ferman Fihristleri defterleri: Fermanlardan aramayı kolaylaştırmak için düzenlenmiş rehberlerdir.
11.Nizâmât defterleri: Bunlar yalnız İstanbul Vakıf Teşkilâtına ait işlemleri tafsilâtlı şekilde ihtiva eder.
12.Maaş defterleri: 2762 sayılı Vakıflar Kanununun neşrinden evvel vakıftan intifa hakkı alanlarla muhtaç aylığı alanları gösterirler.
13.Mühür tatbik defterleri: Vakıflar Teşkilâtı idarî yetkililerinin şahsî ve resmî mühürlerinin bulunduğu defterlerdir.
14.Hüccet defterleri: Vakıf alâkalıları ve hizmetlileri arasındaki ihtilâflarla vakıf olan köylerin sınır ihtilâfları mevzuunda vakıf mahkemeleri veya diğer mahkemelerce verilmiş yazılı hükümleri ihtiva ederler.
15.Şurut defterleri: Bazı tevcih muamelelerinin kayıtlı olduğu defterlerdir.
16.Hülâsa defterleri: Daha çoğu İstanbul olmak üzere Anadolu teşkilâtında mütevelliler ve diğer vakıf hayır hizmetlerini ifa eden vazifelerin tayin ve azillerine dair kayıdları gösterir defterleridir.
17.İntifa hakkı defterleri: 2762 sayılı Vakıflar Kanununun neşrinden sonra zaptedilen vakıfların alâkalılarına tahsis edilmiş intifa hakkı miktarıyla vakıftan intifa edenleri gösterir.
18.Köye devir defterleri: Hayrat ve mevkufatı aynı köy sınırları içinde bulunan vakıfların o köyün ihtiyar hey'etine devrine dair muamelelerin kayıtlı olduğu defterlerdir.
19.Şart tebdili defteri: Kanunen veya fiilen bugün için yerine getirilmesi mümkün olmayan vakıf şartlarının zamanın şartlarına uygun olarak değiştirilmesi hakkındaki kararların tesciline ait defterlerdir.
20.Tevzin defterleri: Vakıf gelirinin artması veya eksilmesi halinde tahsislerin vakıf gelirine nispetle düzenlenmesine dair karar ve cetvellerin tesciline dair defterlerdir.
21.Tercüme defterleri: Arapça vakfiyelerin Türkçe tercümelerinin yazılı olduğu defterler.
22.Tesis defterleri: 2762 sayılı Vakıflar Kanunun neşrinden sonra yapılan tesislerin kaydına mahsus defterlerdir.
Arşivde kayıtlı bulunan vakfiye ve benzeri belgeler tarihî devir itibariyle başlıca dört grupta toplanabilir;

1.Selçuklular devrine ait belgeler,
2.Beylikler devrine ait belgeler,
3.Osmanlı devrine ait belgeler,
4.Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti devrine ait belgeler,
Teşekkülü asırları bulmuş olan Vakıf Kayıtlar Arşivinde dil olarak, büyük ölçüde Arapça, Farsça bilmeyi gerektiren her devir Osmanlıca'sı veya Arapça kullanılmıştır.

Yazı türü olarak Selçuklulardan harf inkılâbına kadar geçen zaman içindeki yazı türlerinin her çeşidi kullanılmış, fevkalade hatt değerine sahip güzel yazı örnekleri yanında, arşiv materyalinin büyük bir kısmı herkesin kolaylıkla okuyamayacağı, ihtisas gerektiren müşkil kırma yazılar ile siyakat türü yazılardan oluşmuştur.

Vakıf Kayıtlar Arşivi, Osmanlı lisanı, üslubu, yazı tarzları, cilt ve tezhip sanatları ile kağıt cinslerini tetkik yönünden de önemli bir kaynaktır.

Osmanlı Devleti zamanında, tüm ülkedeki dini hizmetler, şehir ve kasabaların suları, köprüler, mezarlıklar, yollar, sağlık hizmetleri, eğitim ve öğretim hizmetleri, sosyal yardımla ilgili hizmetler gibi bugün çeşitli bakanlık, belediye ve özel idarelerin faaliyet alanına giren birçok hizmetler yüzyıllar boyu vakıflar tarafından yürütülmüştür.

Bu nedenle, arşiv belgeleri vakıf hukuku yönünden olduğu kadar, Osmanlı tarihi, kültürü ve sosyal yaşantısı yönünden de emsalsiz bir hazine hüviyetindedir.

Merhum Prof. Fuad Köprülünün ifadesiyle;

"Vakıf müessesesi, orta ve yeni çağlar Türk ve İslam dünyasını tetkik için birinci derecede mühim bir kaynaktır. İlim dünyasının kolayca erişebileceği vakıf vesikaları, yalnız vakıf müessesesini hukuki ve tarihi bakımlardan aydınlatmakla kalmayacak; tarihimizin her şubesini aydınlatabilecek yeni vesikalar elde edilmiş olacaktır.

Bu vesikalar birinci derecede mühim tarihi kaynaklar olarak yalnız milli tarihimize değil, bütün dünya tarihine büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır."

Vakfiye ve benzeri belgelerin tamamına yakın kısmı Latin harflerine aktarılmış olup, kalan kısım ile ilgili faaliyetler devam etmektedir.

Asırlarca günlük işlemler dahi orijinal belgeler üzerinden yürütüldüğünden, Arşiv materyalinin daha fazla yıpranmasını önlemek amacıyla 1965 yılında ilk Mikrofilm Ünitesi kurulmuşsa da, 1991 yılında komple bir mikrofilm ünitesi tesis edilerek, belgelerin mikrofilmleri çekilip günlük kullanıma alınmış, orijinal materyal kullanımdan kaldırılarak, kompac, çelik, raylı arşiv sisteminde muhafazaya alınmışlardır.

Arşiv belgelerinin yangın felaketine karşı korunabilmesi için 2001 yılı başında insan sağlığına zarar vermeyen inergen gazlı otomatik yangın söndürme sistemi kurulmuştur.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Otomasyon Projesi kapsamında ve Vakıf Kayıtlar Arşivi için hazırlanan modüle 2000 yılı başında bilgi girişine başlanılmış olup, bilgi girişi devam etmektedir.

Her ülkeden çok sayıda araştırmacının faydalandığı Vakıf Kayıtlar Arşivi giriş işlemlerinin tamamlanmasını takiben internet aracılığı ile tüm dünya ülkelerinin hizmetine açılacaktır.

http://www.vgm.gov.tr/01_VakifKayitlariArsivi/001_VakfiyeArsivi/vakfiye.cfm

Türkiye’de Çıkan İlk Gazeteler

Türkiye’de Çıkan İlk Gazeteler

Türkiye’de çıkan ilk gazete “Bulletin des Nouvelles”tir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Eylül 1795’te, Fransız Büyükelçiliği tarafından çıkarılan gazete 6-8 sayfa civarındaydı ve ayda iki defa yayınlanıyordu.

Fransızca olarak yayınlanan ve ortaya çıkışında dönemin Fransa Büyükelçisi Verninac’ın ciddi girişimlerinin olduğu Bulletin des Nouvelles’in yayınlanmasındaki temel amaç; Fransız Devrimi ile ortaya çıkan siyasi felsefenin tanıtılması ve yayılmasıydı. Bugün hiçbir kopyası bulunmayan gazetenin bilinen son sayısı Mart 1796’da çıkmıştır.

Eylül 1796’da yine Fransız Büyükelçiliği tarafından çıkarılan ikinci gazete olan “Gazette Francoise de Constantinople” yayınlanmış ve Mayıs 1797’ye kadar yayına devam etmiştir. Temmuz 1797’de yayına başlayan” Mercure Oriental”den sonra, 1824 yılında İzmir’de “Le Smyrnien”, “Le Spectator Orientale” ve “Le Courier de Smyrne” gazeteleri yayınlanmaya başlamıştır. Bütün bu gazeteler, Fransızlar’ın kapitülasyonların kendilerine verdiği haklara dayanarak ve Osmanlı mevzuatına değil Fransız Büyükelçiliği’nin belirlediği kurallara göre yayınladığı gazetelerdir.

İlk Türk gazetesi olarak nitelendirilebilecek, Osmanlılar tarafından ve Osmanlıca çıkarılan ilk gazete ise Kasım 1831 tarihli “Takvim-i Vekayi”dir. Batıdan esinlenilerek yayınlanan Takvim-i Vekayi, devletin yayın organıydı. Gazetenin çıkarılış amaçları Osmanlı tebaasının yurt içinde ve yurt dışındaki gelişmelerden haberdar olması, diğer devletlerin Osmanlı yönetiminin görüşlerini bilmesi, asılsız haberlerin yayılmasının ve dolayısıyla iç karışıklıkların engellenmesi ve son olarak devlet icraatlarının herkesçe bilinip buna uyulması sayesinde devlet birliğinin korunmasıydı.

Batılılar tarafından “Osmanlı’nın Deli Petro’su”, Osmanlı tebaası tarafından da “Gavur Sultan” lakapları takılan dönemin padişahı II. Mahmut’un reform hareketleri çerçevesinde çıkarılan Takvim-i Vekayi; henüz hazırlık aşamasındayken muhalifler tarafından din karşıtı olarak nitelendirildiği için, ilk sayıyla birlikte II. Mahmut’un gazetenin şeriat hükümlerine aykırı olmadığı yönündeki sözlerini içeren “Mukaddime” isimli bir ek verilmiştir.

Takvim-i Vekayi, çıkışından 5 gün sonra Fransızca, daha sonra Rumca, Ermenice, Arnavutça ve Farsça olarak da yayınlanmıştır. Fransızca gazetenin ismi “Le Moniteur Ottoman”, sorumlusu ise Alexandre Blacque’dı. Takvim-i Vekayi düzensiz olarak 1922 yılına kadar yayınını sürdürmüştür.

Osmanlıca çıkan ilk özel gazete 1840 yılında yayınlanan “Ceride-i Havadis”tir. Gazetenin sahibi bir İngiliz gazetesinin İstanbul muhabiri olan William Churchill’di. 10 günde bir çıkan gazetenin tirajı ilk zamanlar 150 civarındaydı. Dış haberlere ağırlık veren ve çeviriler de yayınlayan Ceride-i Havadis, aynı zamanda Osmanlı topraklarında çıkan gazeteler içinde ilan yayınlayan ilk gazeteydi. Ayrıca gazetenin verdiği ve Kırım Savaşı’yla ilgili gelişmelerin yer aldığı “Ruzname-i Ceride-i Havadis” adlı ek, Osmanlı gazetelerinin ekleri içinde düzenli aralıklarla yayınlanan ilk ekti. Ceride-i Havadis 1864 yılında yayın hayatına son vermiştir.

Osmanlı tebaası tarafından yayınlanan ilk gazete ise “Tercüman-ı Ahval”dır. Yayıncıları devlet tarafından eğitim amacıyla batıya gönderilen Agah Efendi ve Şinasi’dir. Tercüman-ı Ahval’in 21 Ekim 1860 günü yayınlanan ilk sayısında yer verilen “yönetilenlerin basın yoluyla yönetenlerin aldığı kararlarla ilgili görüş belirtmesi ve yönetenlerin buna izin vermesi gerektiği” düşüncesi, dönemin Osmanlı yönetimi düşünüldüğünde Türk Basın Tarihi ve Türk Siyasi Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Tercüman-ı Ahval, Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı tiyatro oyununu da dizi olarak yayınlamış ve 1866 yılında yayınına son vermiştir.
http://www.evriki.com/ilkler-turkiyede-cikan-ilk-gazeteler.html

Osmanlıca Arşiv Belgelerinin Okunması Tahlil Edilmesinde Karşılaşılan Güçlükler ve Çözüm Yolları

Osmanlıca Arşiv Belgelerinin Okunması ve Tahlil Edilmesinde Karşılaşılan Güçlükler ve Çözüm Yolları
Adnan TÜZEN [*]

Ülkemizin arşivsel doküman bakımından dünyanın en zengin ülkesi olduğunu söylersek herhalde mübalağa etmiş sayılmayız. Bugün üzerinde otuzdan çok irili ufaklı devlet bulunan Osmanlı toprakları üzerinde ecdâdımız tarafından yaptırılan ve tapu mesâbesindeki kültür varlığımızdan zamanımıza kadar ulaşan veya silinip giden binlerce âbidevî eserin tek dayanağı durumundaki söz konusu dokümanın dili ve yazı şekli genellikle Osmanlıcadır.
Osmanlı Arşivleri, bugün dünya ilim çevrelerinin de itiraf ettiği gibi paha biçilmez birer vesika hazinesidir. İşte bu hazinelerden biri de bendenizin uzun yıllardan beri çalıştığı Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtları Arşivi’dir. Bin yıllık bir Türk vakıf tarihi hazinesini içeren bu arşivde 27,020 vakfiye ve yaklaşık 300,000 civarında arşiv belgesi muhafaza edilmektedir. Yerli ve yabancı araştırmacıların ilgi odağı olan söz konusu arşiv malzemesi ciddi bir tahlile muhtaçtır. Bir arşiv uzmanı olarak bu konsültasyon yapılırken en öncelikli işlemin bilgisayar ortamına uygun verilerin hazırlanması olduğunun bilincindeyim. İşte sorun burada yatmaktadır. Bu bağlamda veri tabanına esas teşkil edecek Osmanlıca belgeleri okuma ve tahlil etmede karşılaşılan güçlükleri, yapısal ve biçimsel olarak iki başlık altında toplamak mümkündür.

A. Yapısal Güçlükler
Osmanlıca, yapısı itibariyle Türkçe’dir. Ancak yer yer Arapça, Farsça hatta Fransızca gibi yabancı dillerden geçmiş kelime ve kelime gruplarını içerir. Tarihi, dini ve kültürel bağlarımız dolayısıyla Arapça ve Farsça sözcük ve söz kümelerinin yoğunluğunu söylemeye gerek bile yok kanaatindeyim. Bundan dolayı söz konusu belgelerle ilgilenen ve onlara dayanarak bir takım sonuçlara ulaşmak isteyen araştırmacının, tarihi literatüre ve belgelerin ifade tarzına aşina olmasının yanı sıra mutlaka okuduğunu anlayıp ifade edebilecek seviyede Arapça bilmesi de gerekmektedir. Aksi takdirde yanlış ve eksikliklerle dolu çeviri ve istenmeyen sonuçlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olur. Nitekim çevrilmiş bir vakfiyeyi aslı ile karşılaştırırken bu gibi yanlışlıklara sıkça rastlamaktayız. Bu durum genellikle de Arapçayı iyi bilmeyen çevirmenlerin yaptıkları çevirilerde ortaya çıkmaktadır. Örneğin vakfiyenin hüküm bölümünde geçen “hâkim-i muvakkı’-i sadr-ı kitâb tûba lehu..." ibaresini “hâkim mevki çadır kitab dolu..." şeklinde çevrildiğine şahit olduk. Bu hatalı çeviri tamamen Arapça bilgisi eksikliğinden doğmaktadır. Söz konusu dili iyi bilenlerin ise kısa zamanda Osmanlıca belgeleri çözmeğe başladığını da yakînen gördük.

B. Biçimsel Güçlükler


Yazının kendisinden kaynaklanan güçlükler
Osmanlıca arşiv belgeleri; Divânî, Ta’lik, Rik’a, Sülüs, Reyhanî, Siyakat ve bunların kırmalarıyla on küsur hatla yazılmıştır. Bir hat çeşidinde birbirine birleşmeyen harflerin bir diğer hatda birleştiği görülür. Örneğin normal yazı formuna göre ( ) harfleri kelime sonunda başka bir harfe birleşemezler. Halbuki bilhassa divânî, rik’a, tevki’î hatlarında bu harflerin birleştirilerek yazıldığı da bir gerçektir.

Yazılışları aynı, anlam ve okunuşları farklı kelimelerin çokluğu; buna aşağıdaki kelimeleri örnek verebiliriz;

Hasan, hasen (güzel), hüsn (güzellik)


bezm (meclis), bizim (zamir)


cirm (vücud, madde), cürm (suç, kabahat), cerem (şüphe), lâ-cerem (şüphesiz)


der (kapı-Farsça), dürr (inci-Arapça), der (...de, ...da–Farsça edat), der (ter-eski Anadolu Türkçesi’nde)


mihr (güneş, muhabbet ve benzerleri)

vs makalenin tamamı için
http://www.archimac.org/JAS/JAS2001/JAS03_14.spml

Divan Nesri

Divan Edebiyatı’nda, şiir ağırlıklı olmakla birlikte, nesre (düzyazıyla) de yer verilir. Bu edebiyatta düzyazıya İnşa, yazara münşi denirdi. Münşeat terimi de “düzyazılar” (“İnşa”nın çoğulu)anlamında kullanılırdı.

Divan Nesri’nin Genel Özellikleri

a) Dil, konu ve tür yönünden Arap ve İran edebiyatlarının etkisindedir.

b) Konu ve düşünceden çok, söyleyiş güzelliğine önem verilir.

c) Dili yabancı sözcük ve tamlamalarla yüklüdür. Söz sanatlarına ve mecazlara önem verilir. Cümleler uzundur. Paragraf düzeni yoktur.

d) Cümlelere yerleştirilen secilerle (uyaklı sözlerle) şiirdekine benzer bir aheng yaratılmaya çalışılır.

e) Noktalama işareti kullanılmaz.

f) Düzyazıda dini-ahlaki konular ağırlıklı olarak işlenir. Tarihi olaylar ,gezi izlenimleri,toplumsal sorunlar, bireysel duygular gibi konuların da işlendiği olur.

Divan Nesri’nin Bölümleri

1) Sade (Yalın) Nesir: Halka hitap için yazılmış, dili ağır olmayan nesirdir. Yabancı sözcük ve tamlama sayısı azdır. Anlaşılması güç söz sanatları yapılmaz. Masallar, efsaneler, menkıbeler, destanlar, dini ve tasavvufi konular, tarih ve gezi eserleri, o devre göre, sade bir dille yazılmaya çalışılmıştır. Sade nesir örnekleri olarak aşağıdaki eserlerden söz edilebilir:

Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik adlı gezi yazısı ve Kitabü’l Muhit adlı coğrafya kitabı (16. yüzyıl)

Sehi Bey’in Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi (16. yüzyıl)

Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Al-i Osman

(Osmanlı Tarihi adlı eseri (15. yüzyıl)

Mercimek Ahmed’in Kabusname tercümesi (15. yüzyıl)

Kul Mes’ut’un Kelile ve Dimme tercümesi (14. yüzyıl)

Evliya Çelebi Seyahatnamesi (17.yüzyıl)

2) Sanatlı (Süslü) Nesir: Şiirdeki gösterişli mecazlar ve söz sanatlarıyla süslenmiş, secili nesirdir.

Sinan Paşa (15. yüzyıl) Tazarruname adlı eseriyle bu alanın ilk örneği verilmiştir.

Fuzuli’nin (16. yüzyıl) Şikayetname’si Türkçe yazdığı diğer bazı mektupları Veysi ve Nergisi adlı yazarların (17.yüzyıl) eserleri sanatlı nesir örneğidir.

Önemli Bazı Divan Nesri Sanatçıları

SİNAN PAŞA (15. yüzyıl)

İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’in oğludur. Müderrislik (medrese hocalığı) ve çeşitli devlet görevleri yapmıştır. Matematik ve felsefe ile de uğraşmış, tasavvufa gönül vermiştir. Şiirleri de vardır. Ama o süslü nesrin ilk temsilcisi sayılır. En önemli eseri tasavvufi düşüncelerin işlendiği Tazarrunamedir. Maarifname ve Tezkiretü’l-Evliya diğer önemli eserleridir.

ÂŞIKPAŞAZÂDE (15. yüzyıl)

Şair Ahmet Paşa’nın torunudur. Tarih yazarı olarak ün yapmıştır. Sade bir dili vardır. En önemli eseri Tevarih-i Al-i Osman (Osmanlı Tarihi) dir.

SEHİ BEY (16. yüzyıl)

Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi ile tanınmıştır. Bu eserinde 200 kadar şair hakkında, sade bir dille, bilgi verir.

SEYDİ ALİ REİS (16. yüzyıl)

Şair ve yazardır; ama asıl ününü denizcilikte yapmıştır. Osmanlı donanma komutanlarından-dır. Çıktığı Hindistan seferinde donanmasını Hint Okyanusu’ndaki fırtınada kaybedip karadan ülkeye dönmüştür. Sade bir dili vardır. Hatta halk ozanları tarzında şiirler yazmış, bazı eserlerinde Nevai Türkçesini (Çağatay Türkçesi) kullanmıştır. En önemli eseri Mir’atü’l-Memalik adını taşır. Hint seferi sırasında yaşadıklarını anlatır. Bir diğer eseri, o zamana göre önemli denizcilik bilgilerini içeren Kitabü’l-Muhit’tir.

Piri Reis (16. yüzyıl): Ünlü Türk denizcisidir. Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabı ve buna eklediği haritalarla tanınır.

FERİDUN BEY (16.yüzyıl)

Feridun Bey Münşeatı adıyla tanınan bir eserin sahibidir. Eser Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan III. Murat zamanına kadar bazı önemli olaylarla, padişahlarla ilgili bilgi ve belgeleri içeren bir derlemedir. Şiirler de yazan Feridun Bey’in bir divanı ile birkaç düzyazı eseri vardır.

KÂTİP ÇELEBİ (17. yüzyıl)

Asıl adı Mustafa’dır. Hacı Halife diye de anılır. Çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş, seferlere katılmıştır. Tarih, coğrafya, biyografi, bibliyografi, otobiyografi; ahlak, tasavvuf, eğitim, düşünce, toplum yapısı, tıp, etnoloji gibi, tür ve konularla ilgili geniş bilgisi olan bir kişidir. Süslü nesir akımına kapılmamış, topluma yararlı olmak için sade dili tercih etmiştir. Önemli eserleri şunlardır:

Keşfü’z-Zunun: 15.000 eser ve 10.000 yazarın tanıtıldığı bir bibliyografidir. Arapçadır.

Cihannüma: Batılı anlayışla hazırlanmış bir coğrafya eseridir. Dünyanın yuvarlak olduğunu da anlatır.

Fezleke: 16. ve 17. yüzyıl olaylarını işleyen bir tarih kitabıdır.

Tufetü’l-Kibar-i Esfarü’l-Bihar: (Büyüklerin deniz seferlerinden yadigar) Deniz seferlerinden ve büyük Türk denizcilerinden söz eder.

Mizanü’l-Hakk: Dini, ahlaki, toplumsal konuları işleyen didaktik bir eserdir. Pozitif bilimlerin gerekliliği, batıl inançların açtığı yaralar, inanç özgürlüğü, hoşgörü gibi konuları işler.

Düsturü’l-Amel: Devlet işlerinde gördüğü aksaklıkları ve çarelerini anlatan bir kitaptır.

EVLİYA ÇELEBİ (17. yüzyıl)

Seyahatname yazarıdır. Sade ve doğal, hatta yer yer özensiz ve serbest bir dili vardır. Özel olarak ve resmi görevlerle Osmanlı ülkelerinin pek çok yerini ve İran’dan Avusturya’ya kadar bazı dış ülkeleri dolaşmış, gördüklerini, yaşadıklarını anlatmış. On ciltlik Evliya Çelebi Seyahatnamesi; tarih, coğrafya, sosyoloji, folklor, hukuk, etnoloji gibi alanlar için de kaynaktır.

ÂİMA (1655-1716)

Asıl adı Mustafa Naima’dır. “Naima Tarihi” adıyla anılan (Asıl adı: Ravzatü’l-Hüseyin fi Hülasa-i Ahbar-ı Hafikayn.) eseri, daha önce yazılmış eserlerden de yararlanılarak hazırlanmış,

1591-1659 yılları arasını kapsayan bir Osmanlı Tarihi’dir. Çağına göre sade sayılabilecek üslubu ve hazırlanış biçimiyle önem taşır.

YİRMİSEKİZ ÇELEBİ MEHMET (18. Yüzyıl)

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya gönderdiği sürekli elçilerden ikincisidir. Padişah III. Ahmet’e sunduğu Sefaretname’si ile tanınır. Fransa’da gördüğü yenilikleri anlatmıştır.

DİVAN EDEBİYATINDAKİ NESİR TÜRLERİ

Tezkire

Çeşitli Mesleklerden önemli kişilerin hayatlarını anlatmak üzere düzenlenen eserlere tezkire, şairleri tanıtan tezkirelere şuara tezkiresi denir. Batı edebiyatlarındaki biyografinin karşılığı gibidir.

İlk örneği Ali Şir Nevai’nin Mecalisü’n-Nefais’idir. Anadolu’daki en önemli örnek Sehi Bey Tezkiresi’dir. (Asıl adı Heşt Behişt.)

Siyer (Siyer-Nebi)

Peygamberimizin hayatını anlatmak üzere yazılan eserlerin ortak adıdır. Manzum (mesnevi) olarak da yazılabilir. Türk Edebiyatı’ndaki ilk örnek Erzurumlu Darir’in Siretü’n-Nebi’sidtir. (14. yüzyıl) Düzyazı-şiir karışımı bir eserdir.

Hilye

Peygamber Efendimizin iç ve dış özelliklerini anlatan eserlerdir. Manzum da olabilir. Bazılarına dört halifenin tanıtımı da katılır.

Mektup

Divan Edebiyatı’nda pek yaygın değildir. En bilinen örnek Fuzuli’nin Şikayetname’sidir.

Tarih

Divan Edebiyatı’nda tarih türünde epey eser verilmiştir. Bunların önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

Aşıkpaşazade Tarihi(15. yüzyıl.)

Tacü’t-Tevarih: Hoca Sadettin Efendi (16. yüzyıl)

Peçevi Tarihi: Peçevi İbrahim Efendi (17. yüzyıl)

Naima Tarihi: (18. yüzyıl)

Cevdet Paşa Tarihi: (19. yüzyıl)

Seyahatname

En önemli örnek Evliya Çelebi Seyahatna-mesi’dir.

Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik;

Nabi’ninTuhfet’ül-Haremeyn (Hac izlenimleri);

İzzet Molla’nın (19. yüzyıl) Mihnetkeşan (Keşan sürgünü izlenimleri) diğer ilginç örneklerdir.

Sefaretname

Siyasi görevle gönderilen elçilerin gittikleri yerlerle ilgili olarak yazdıkları eserlerdir. İlk örneği Kara Mehmet Çelebi’nin Viyana Sefaretnamesi (1655)

En tanınmışı 28 Çelebi Mehmet Paris Sefaretnamesi’dir.

Surname

Şehzadelerin sünnet düğünleri ve “kadın sultan”ların düğün törenleriyle ilgili eserlerdir. Manzum (genellikle kaside biçiminde) olanları da vardır.

Şehrangiz

Bir şehrin (bazen insanlarının ve özellikle kadınlarının özellikleri de katılarak) güzelliklerinin anlatıldığı eserlerdir. Manzum da olabilir.

Gazavatname

Gaza (din uğruna savaşların anlatıldığı manzum veya düzyazılı eserlerdir. Yükselme Devri’nde çok yazılmış, sonraları azalmıştır.

Habname

Görülen bir rüya anlatılıyormuş gibi, bir olay ya da kişi hakkında görüşlerin söylenmesi biçiminde yazılır. Manzum da olabilir. Veysi’nin (17. yüzyıl) Habname’si bu türün en önemli örneğidir. Habnameler eleştiri ve yergi içerir.

http://www.edebiyatogretmeni.net/divan_edebiyatinda_duz_yazi.htm

MÜHİMME DEFTERLERİNİN YERİ

Cumhuriyet Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Dergisi

Cilt: VII / 2, s. 249-260

ARALIK-2003-SİVAS


OSMANLI TARİH ARAŞTIRMALARINDA MÜHİMME DEFTERLERİNİN YERİ VE 107 NUMARALI MÜHİMME DEFTERİ

Mustafa KILIÇ*

Anahtar Kelimeler: Osmanlı İmparatorluğu, Divan-ı Humayun, Ferman, Mühimme Defteri.

ÖZET

Divan-ı Hümayun Osmanlı Devletinin en önemli kurumlarından biridir. Osmanlı devletinin yapısını ve işleyişini anlayabilme ve bir takım sonuçlar çıkarabilme açısından Divan’da alınan kararlar hayati önemdedir. Divan-ı Humayun toplantılarında görüşülen siyasi, askeri ve sosyal açıdan önemli kararların kaydedildiği defterlere Mühimme Defterleri denir. Bu defterlerdeki kayıtlar fermanların suretleri niteliğindedir. Divan-ı Humayun’da alınan kararlar Sultanın onayından geçtikten sonra kronolojik sıraya göre kaydedilir.

Bu çalışmamızda genel olarak Mühimme Defterlerinin tanıtımını yaptıktan sonra örnek bir çalışma olarak 107 Numaralı Mühimme Defterinin tahlilini ve tanıtımını sunduk.



ABSTRACT
Divan-ı Humayun is one of the most important foundation in Ottoman Empire. The decisions were got in Divan-i Humayun has been vital important to understand Ottoman Empire’s situation and action and to get a some kind of results. The books which were formed through the poltical, military and, social decisions that were debated in Divan-Humayun are called The Mühimme Registration Books. These records are like firman’copies. After ratification by Sultan, the decisions that had been got in Divan-ı Humayun were recorded according to chronological order.

After general presentation about registration books, we analysed and introduced the number of 107 registration book as an example.









GİRİŞ

Tarih araştırmalarının güvenilirliği sunulan bilgilerin belgelere dayanması ile mümkündür. Bu amaçla son yıllarda belgeye ulaşım imkanı sağlayacak araştırmaların giderek arttığı görülmektedir. Ancak hem Türkiye hem de bir çok devlet için önem arzeden Osmanlı Arşivlerindeki belgelerin çoğunun henüz tasnif edilmemiş olması bu alanda daha çok çalışılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Belgeye yönelik bu tür çalışmaların arttırılmasının gerekliliği Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki belgelerin çokluğunun yanında belgeye ulaşmada ön hizmeti vermek ve araştırmacılara (özellikle Ankara ve İstanbul dışında) kolaylık sağlamak açısından önem arz etmektedir.

Divan-ı Hümayun, Osmanlı merkez teşkilatı içerisindeki en önemli kuruluştur. Siyasi, askeri ve mali konuları görüşerek karara bağlayan, her türlü dava ve şikayetlerle ilgilenen çok yönlü bu kuruluşun, Türk İslam tarihi içerisindeki bir çok devlette gördüğümüz divan sisteminin gelişmiş bir devamı olduğunu söylememiz mümkündür. Fatih Sultan Mehmed’le birlikte kaideleri ve teşrifat kuralları tesbit edilerek müesseseleşen Divan-ı Hümayun’un çalışma tarzı ve faaliyetlerini anlayabilmenin en önemli yollarından biri de Mühimme defterlerinin gün ışığına çıkartılmasıdır. Mühimme defterleri üzerinde çalışmanın önemi, içerisindeki hükümlerin dönemin sosyal hayatıyla doğrudan ilgili konuları ihtiva etmesi dolayısıyla Osmanlı Devletinin sosyal tarihi ile alakalı bilgilere ulaşma ve tahlil etme imkanı sağlamış olmasıdır.

Bürokratik işlemleri genellikle defter esasına dayalı Osmanlı Devlet düzeninde Divân-ı Hümayûn kalemlerinin büyük önemi bulunmaktadır. Devlet fonksiyonlarının kayıt altına alındığı kalemlerde çok sayıda defter teşekkül etmiştir. Ancak bunlar içerisinde Mühimme, Ahkam ve Tahrir defteri gibi özel öneme sahip defterler ön plana çıkmıştır. Osmanlı Devletinin karar alma aşamasında en yetkili organı olan Divân-ı Hümayûn’un faaliyet alanını tesbit etmeye, o devirde meydana gelen ve mühim sayılarak Mühimme defterlerine kaydedilen olayları anlamak amacıyla bu alanda çalışmayı uygun bulduk. Daha önce yayınlanmış çoğunluğu 17.yüzyıla ait Mühimme defteri çalışmalarına yüzyılın sonlarına ait 107 nolu Mühimme Defteri (1694-1695) seçilerek katkıda bulunmak gayesi düşünülmüştür.


A-GENEL OLARAK MÜHİMME DEFTERLERİ
1-Mühimme defterlerinin Tanımı

Divân-ı Hümayûnun muntazaman yapıldığı zamanlarda her divan toplantısında müzakere edilen siyasî, ictimaî, malî, örfî, idarî kararların kaydını ihtiva eden defterlere mühimme defterleri denir.[1] Osmanlı bürokratik düzeni içerisinde mühimme “ Daire-i Sadâdet-i Uzmâ’da iradât-ı seniyye ile mabeyni hümayûna takdim kılınan maruzata mahsus kalem”[2] şeklinde de tarif edilmektedir. Osmanlı merkez karar organı olan Divan-ı Hümayûn’da dahili ve harici meselelere ait siyasî, askerî ve sosyal önemi haiz bir çok konunun müzakere edilip karara bağlandığı defterler olan Mühimme defterlerinde[3] açıklandığı üzere bir çok konuya ait hükümler bulmak mümkündür. Konuların veya hükümlerin hangi kritere göre mühim sayılıp deftere kaydedilme gereği duyulduğu konusu netleşmiş değildir. Divan kalemlerinin şefi olan Reisülküttab’ın “ehemm-i umûr”dan saydığı konuların yazımı ile mühimme defterleri oluşmuştur. Bu gün bize hiç de önemli gelmeyen bazı konuların o günün şartları içerisinde önemli sayıldığını görmek mümkündür.

Defterlerdeki kayıtlar asıl fermanların suretleri hüviyetindedir. Sadrazam’ın başkanlığında Kubbe Vezirleri, Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri, Defterdar ve Nişancı’nın katıldığı divan toplantılarında alınan kararlar, Padişah tasdikinden geçtikten sonra kronolojik sıra ile defterlere kaydedilir. Divan kalemlerinde hazırlanan bu defterler, maliye defterlerine göre daha geniş ebatlarda olduklarından diğer defterlerden ayırt edilebilir[4]. Mühimme defterlerinde umumiyetle Osmanlı devletinin merkez ve taşra teşkilatındaki idarî ve askerî organların yapısı, çalışma tarzı, harp tarihi ve devletin gayri müslim cemaat ile ilişkileri, hac siyaseti, mukaddes beldelerin muhafazası ve idaresi, ilmî faaliyetler gibi ehemmiyetli mevzularda malumat bulmak mümkündür.[5]

Mühimme defterlerine hükümlerin ortaya çıkmış olduğu divanlara göre; mühimme, rikab mühimmesi, ordu mühimmesi, kaymakamlık mühimmesi, mektum mühimmesi ve Mısır mühimmesi gibi değişik adlar verilmektedir.[6] Mühimme defterleri Padişah’ın İstanbul veya Edirne’de bulunduğu sırada Sadrazam başkanlığında toplanan divandan çıkan mühim emirlerin kaydolunduğu defterlerdir. Rikab mühimmesi, sadrazam seferde olduğu zaman yerine bakan ve rikab kaymakamı denilen bir vezirin başkanlığında toplanan divandan çıkan kararları ihtiva etmektedir. Ordu mühimmesinde, serdar-ı ekrem olan Sadrazam’ın ordunun başında seferde iken topladığı divanda alınan kararlar yer almaktadır. Kaymakamlık mühimmesi ise Padişah ve Sadrazam’ın birlikte seferde olduğu veya İstanbul dışında bulundukları sırada başkentte bırakılan kaymakam riyasetinde toplanan divanda alınan kararların kaydedildiği defterlerdir. Devlet yönetimi açısından çok gizliliği olan özel önemdeki hükümlerin kaydedildiği Mektum mühimmesinin sayısı onu geçmemektedir. Mısır’ın merkezden uzak olması ve bölgesinde önemli bir mevkide olma eğilimini kazanmasından dolayı divan oluşumu kendiliğinden meydana gelirken burada görüşülen konularla Mühimme-i Mısır adlı defterler oluşmuştur.[7]



2-Mühimme Defterlerinin Tarihi Gelişimi

Divan-ı Hümayûn 14. yüzyıldan itibaren yazışmalarını, müzakere sonucu aldığı kararları, ferman ve beratları düzenlemek üzere divan ve maliye kalemlerine havale etmek suretiyle yürütmüştür. Osmanlılar 15. yüzyılın ilk yarısında tahrir defterleri tuttuklarına göre divan müzakeresine ait defterlerin de Fatih devrinden itibaren tutulmuş oldukları kuvvetle muhtemeldir. Divan-ı Hümayûn’un Paşa Kapısı’na naklinde diğer defterlerle birlikte mühimme defterleri de oraya nakledilmiştir[8].

Divan kalemi katipleri ferman şeklinde düzenlenen kararları yıllar boyunca aynı başlıklardaki defterlere kaydetmişlerdir. Böylece divan kalemlerinde 45 çeşit defter türü ortaya çıkmıştır. Divan kalemleri zamanla Reisülküttab ve maiyetindeki beylikçi idaresinde divan kalemlerine ait mühimme, şikayet, tahvil, ruus vb. gibi defterlerin bulunduğu Divan-ı Hümayûn odasını oluşturmuştur.

Mühimme defterlerinin terkibinde şekil ve muhteva yönünden bir tekamülden söz edilebilir. Klasik döneme ait 1553-1642 yıllarına ait ilk defterler başlık taşımazlar. İlk dönem Mühimme defterlerinde yazılar daha karmaşıktır. İlk sayfalarda başlık yerine sadece kayıt tarihini belirten toplantı günü ve onun hemen altında ay ve yıl yazılıdır. 90 nolu mühimme defterinden itibaren defterlerin ilk sayfalarında hükümlerin hangi sadrazam zamanında çıktığı ve hangi reisülküttabın başkanlığında kaleme alındığını belirten başlıklar görülmektedir[9]. 1649 yılına kadar bütün fermanlar ve hükümler, bu tarihten itibaren yalnız devlete ait işler kaydolunmuş, şahsî davalara veya şikayet konularına ait fermanlar ise şikayet defterlerine kaydolunmuştur. Mühimme defterleri serisinde 263 adet defter mevcuttur. 1553 yılından önceki Mühimmelerin durumu hakkında pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Buna göre Mühimmelerin kronolojik olarak başlangıç ve bitiş tarihi 961-1323h/1553-1905m’dir[10]. Bu defterler arasında 20 nolu Mühimme defteri kayıptır. 1-80 arası Mühimmelerin latin harfleri ile hülasa ve indeksleri hazırlanmıştır[11].

Reisülküttab’ın görevini Hariciye nazırına devrettiği nezaretler döneminin başlamasıyla Mühimme kayıtları Hariciye nazırı denetiminde yürütülmüş ve 1797 yılında mühimme odası kurulmuş, bürokratik bir daire hüviyetini kazanarak daha önceki görevlerini devam ettirmiştir.[12]

18. yüzyılda Osmanlı bürokrasi terimlerine bir yenisi eklenmiştir, Mühimmenüvist yani mühimme emirlerini yazan katip. Bunlar Divan-ı Hümayûn’un mühim olarak vasıflandırdığı konuları kaleme almakla görevli olmalarından dolayı diğer katiplerden daha imtiyazlı, güzel yazı yazan, temiz giyimli, güvenilir ve görevine bağlı kimselerdi. Mühimmenüvistler başka yazı ile meşgul olmazlardı.[13]

Klasik döneme ait ilk defterlerde başlık kullanılmamıştır. Buna mukabil 17. yüzyıl ortalarından itibaren hükümlerin hangi tarih ve kişilerin dönemine ait olduğunu gösteren başlıklar konulmaya ve yazı daha sanatkarâne olmaya başlamıştır.



3-Bürokratik Fonksiyonu

Osmanlı Divan-ı Hümayûn’u, arşiv diyebileceğimiz (hazîne-i evrak) defter hazinesi ile iç içe çalışmıştır[14]. Bu yakınlaşmanın tabi bir sonucu olarak bürokratik işlem akışında hızlılığı görmek mümkündür. Yazışma kurallarına göre yetkililerin kanunlara uygun arzları ve beldelerin nizamına dair hükümler, divan kalemi katiplerince mîrî işlerden sayılan cizye, avârız, mukâtaa ile ilgili hükümler maliye katiplerince maliye defterlerine kayıt oluna gelmiştir.

Arşivlerimizdeki esas malzemeyi defterler oluşturmaktadır. Zira Osmanlı bürokrasisinde asıl olan defter sistemi idi[15]. Defterlerde genellikle görüşülüp karara bağlanan hususlar ya özet halinde ya da aynen kaydedilirdi. Bu defterlere Divan-ı Hümayûn’da Padişah emri niteliğinde çıkarılan fermanların hepsi büyük ölçüde özet şeklinde kaydedilmiştir.[16] Böylece Mühimme defterlerindeki hükümler Divan-ı Hümayûn’un hangi konuları inceleyip karara bağladığını ve yetki alanlarını tesbit etmemizi sağlayan birincil kaynak düzeyindedir. Hükümlerin Mühimme defterlerine aktarılış biçimlerinden kararın nasıl verildiğini, neye dayandırıldığını, karara esas teşkil etmesi gereken görüşme ya da inceleme aşamalarını anlamamız mümkün değildir. Hükümlerin arka planındaki bu karanlığa ise kararın verilmesine esas olan evrakın dağınık ve karışık olması ve Divan-ı Hümayûn’da zabıt tutulmamasının sebep olduğu düşünülebilir[17].

Gelişme döneminde Divan-ı Hümayûn’a bağlı olan kalemler devletin merkez bürokrasisinin en üst kademesini oluştururdu. Devletin önemli işleri Divan-ı Hümayûn’da karara bağlandığından bu kararların gerek hazırlık gerek uygulama safhalarında divana bağlı kalemlerde hazırlandığı görülmektedir. Mühimme denilen müzakere ve kararların tesvid, tebyiz ve tali işler hariç emir ve hüküm suretlerini yazan kalem Divan-ı Hümayûn kalemi bir diğer adı ile “beylikçi kalemi”dir. Divan-ı Hümayûn bürokrasisinin tüm işlerinin yapıldığı beylik kaleminin umûr-ı âleme müteallık belgeleri düzenlediği anlaşılmaktadır. Divan-ı Hümayûn’da karara bağlanan işlerin hüküm müsveddeleri genellikle burada hazırlanırdı. Beylikçi’nin veya Reisülküttab’ın kontrolünden geçtikten sonra son hallerini alırlardı. Hazırlanan hükümler Nişancı’ya gönderilir ve onun kontrolünden geçtikten sonra tuğrası çekilerek deftere kaydedilirdi.



4-Diplomatik Yönden İncelenmesi

Mühimme defterlerindeki kayıtların, muhatap makama gönderilen ferman veya beratların kopyaları olduğu daha önce belirtilmişti. Mühimme defterleri name, emir veya hüküm ile benzerlerinin tam metnini kapsamamakta, elkap ve öteki formalite kısımları terkedilerek ya da kısaltılarak asıl konuyu ihtiva etmektedir[18]. Ferman, berat, nişan gibi Osmanlı diplomatik belgelerinde muayyen bir yazma formülü tatbik edilmiştir. Buna göre bu belgeleri 10 kısımda incelemek mümkündür;

1-Davet

2-Tuğra

3-Ünvan ve Elkab

4-Muhatabın adı ve lakabı

5-Dua

6-Nakil ve İblağ

7-Emir

8-Tekit ve Tehdit

9-Tarih

10-Yer

Belgelerin en üstünde davet formülü bulunurdu. Bu besmelenin kısaltılmışı olan “b” olacağı gibi Allah lafzının kısaltılmışı olan “hüve” şeklinde de olabilirdi. Davetten sonra Padişah’ın alameti olan tuğra, Tuğrakeş veya Nişancı tarafından sanatkarâne bir şekilde çekilirdi.

Davet ve tuğra Mühimme defterlerinde yer almazdı. Çünkü Mühimme defterlerindeki hükümler daha önce de belirtildiği gibi esas belgelerin suretleri ve müsveddesi konumundadır.

Ünvan ve elkab bölümünde, Padişah başka bir hükümdara mektup gönderecekse önce kendi ünvan ve elkabına yer verir. “Ben ki Sultânü’s-Selâtin, Burhânü’l-Hevâkin, Tâc-ı Bahş-ı Hüsrevân, Rûy-ı Zemîn, Zıllullâhi fi’l-Arzîn...” gibi cümlelerden sonra hakim olduğu ülkeleri bir bir sayarak kendini tanıtır ve yüceltirdi. Mühimme defterlerinde suretleri kaydedilen ferman ve nâme-i hümayûnlarda Padişah’ın ünvan ve elkabına yer verilmezdi. [19]

Sonraki formül ise muhatabın elkabıdır. Padişah’ın ünvan ve elkabı sona erdikten sonra hitab edilenin rütbe, mevki ve mensub olduğu sınıfa uygun olan elkab kullanılırdı. Yine hitab edilen kişinin rütbe ve mevkine göre ayrı ayrı formüller geliştirilmiştir. Mühimme defterlerinde muhatabın elkabına nadiren yer verilir umumiyetle “Rumeli Beylerbeyine hüküm ki” gibi hitab edilenin rütbe ve mevki veya ismiyle doğrudan konuya girilmiştir.

Elkabtan sonra dua ve hayır cümlesi gelmektedir. Burada da muhatabın mevkii ve sınıfına dikkat edilir. Mesela kadılar için “zîde fadluhu”, Hrıstiyan hükümdarlar içinse en çok kullanılan formül “hutimet avakıbuhu bi’l-hayr”dır.

Buraya kadar olan kısım belgenin giriş kısmıdır. Sonra asıl mevzuya girilir. Birinci bölüm nakil ve iblağdır. Burada bir olay anlatılmakta, hükmün yazılmasına sebeb olan konu açıklanmaktadır. Kullanılan umumi formül “tevkîi refîi hümayûn vasıl olıcak malum ola ki” şeklindedir. Mühimme defterinde ise “mektup gönderip” veya “adam gönderip” şeklindedir.

“Buyurdum ki” formülü ile başlayan kısım emir kısmıdır. Ne yapılması, nasıl hareket edilmesi gerektiği muhataba bu kısımda emredilmektedir.

Emir cümlesini takiben sadece “şöyle bilesiz”, “alamet-i şerife itimat kılasız” gibi formüller ile te’kit ve tehdit rüknü işlenmiş olur. Burada fermanda belirtilen emir üzerine hareket edilmesinin gerekliliği ve zorunluluğu belirtilmek istenmektedir.

Fermanlarda te’kit ve tehdit formülünden sonra tarih kısmı bulunur. Tarihlerin başında genelde “tahrîren fî”, bazen de “hurrire” ibaresi yer alır.

Mühimme defterlerindeki hüküm tarihlerinin yazılışı ilk dönemlerde başlık, tarih atılması suretiyle olmuştur. Daha sonraki yıllarda bu usulden vazgeçilerek günler “evâil”, “evâhir” ve “evâsıt” tabirleri ile onarlı dilimler halinde ifade edilmeye başlanmıştır. Bu ayrım 17. yüzyıl ortalarına yani Sultan İbrahim’in saltanat dönemine (1640-1648) rastlamaktadır. Bu döneme kadar tarihler ayın tarihi ile birlikte haftanın günü de gösterilmek suretiyle, başlık şeklinde üste yazılmıştır. Nadir hallerde hükmün altında da tarih kaydına rastlanmaktadır. Daha sonra başlık olarak tarih yazılması usulünden vazgeçilmiştir. Mühimme defterlerindeki hükümlerin, divanın yapılışını takip eden günlerde kaleme alındığı muhakkaktır. Burada karşımıza tarih yanlışlıkları çıkmaktadır. Katiplerin içinde bulundukları günün tarihini atarken hataya düşmelerine çok az rastlandığından çoğunlukla geçmiş günlere ait kayıtlar yaparken ay ve haftanın gününü karıştırmalarına rastlanır. İşte bu yanlışlıklara düşmemek için ay onarlı dilimlere bölünmüştür.

Bir arz veya arzuhal divana sunulur, Mühimme defterlerinde hükümlerin üstüne kimin arzı veya takiriri olduğu yazılırdı. Arz veya takrirler tezkireci tarafından okundukça her biri hakkında hüküm buyrulurdu. Bunlar hemen ilgili vesikanın üstüne veya yanına ya da ayrı bir kağıda geçirilirdi. Divana gelen meselelerden gerekli görülenler ise şifahen veya bir telhis ile arzedilmekte ve ferman Hatt-ı Hümayûna göre yazılmaktaydı. Mühimme defterlerinde hangi hükümler için Hatt-ı Hümayûn çıkarıldığını görmek mümkündür.[20]

Divandan karar çıktıktan sonra hükmün mahiyetine ve önemine göre Nişancı, Reisülküttab veya katiplerden biri tarafından müsvedde yapılır. Hüküm müsveddeleri katipler tarafından yapıldığı takdirde Reisülküttab tarafından görülüp düzeltilir, “ba tashih-i hazreti efendi” şeklinde kaydedilir. Müsveddelerin kontrolünden sonra gönderilecek ferman hazırlanıp tuğrası çekilir. 16. yüzyıla ait hükümlerin çoğunda gideceği yere ulaştırılmak üzere kime ve hangi sebeple verildiğine işaret olunmuştur.[21]

17. yüzyıldan itibaren kayıtların mahiyetinde değişiklik olmaya başlamıştır. Bir emri değiştirecek mahiyetteki yeni bir emir, te’kit hükümleri yeniden yazılmayıp ilkinin üzerine şerh düşmekle yetinilmiştir[22]. Divan-ı Hümayûn kaleminden diğer devlet bürolarına havaleler yapılmış bu durum belge üzerinde gösterilmiştir. Emirler daha çok kadı naibi, beylerbeyi, subaşı, ayan ve iş erlerine gönderilmiştir. Çıkan hüküm birden fazla yöneticiyi ilgilendirdiği anlarda bir sureti kaydıyla dağıtım yapıldığını görmek mümkündür.

Hükümlerin büyük kısmı taşradaki halkın ve yöneticilerin şikayeti üzerine çıkan emirleri teşkil eder. Divana başvuru, hüküm kayıtlarından anlaşılacağı üzere bizzat İstanbul’a gelinerek, mektup veya adam gönderilerek yapılmaktadır. Diğer hükümler ise ilgililere doğrudan yazılan emirler, tayinler ve talimatlardır.[23]



B-107 NOLU MÜHİMME DEFTERİ
1-107 nolu Mühimme Defterinin İçeriği

1106-1107 tarihlerini kapsıyan 107 nolu Mühimme defteri ağırlıklı olarak sosyal ve askeri olayları konu almaktadır. Osmanlı devletinin dışta, Avusturya ve Venedik gibi Avrupa devletleriyle mücadele halinde olması, içte de bu boşluktan yararlanan kimseler tarafından toplumsal huzursuzlukların ortaya çıkarıldığı görülmektedir. Ordunun uzun süre içinde bulunduğu savaş durumu asker ihtiyacını karşılamak için defalarca hükümler çıkarılmasına neden olmuştur. Özellikle Anadolu’dan savaşabilecek kimselerin orduya gönderilmesi istenirken, sevk esnasında sözkonusu askerlerin tembellik göstermelerine izin verilmemesi ve acilen orduya katılımlarının sağlanması yöneticilerden istenmektedir[24].

Defter içerisinde bulunan hükümlerin önemli bir kısmı toplum huzurunu bozan olaylarla alakalıdır. Sosyal olayların sayısındaki artış bizlere devlet idaresinde zayıflamanın olduğunu göstermektedir. Özellikle toplumun lider konumundaki insanlarının yanlış bazı hareketleri toplumun geneline yansıma eğilimi göstermektedir. Savaş ortamı nedeniyle artan ihtiyaçlar, vergi toplama işine ciddiyetle eğilmeyi gerekli kılmıştır. Bunun yanında ödeme güçlüğü olan insanların durumu göz önüne alınarak fakir insanların rencide edilmemeleri istenmektedir. Sosyal olaylar içerisinde özellikle eşkiyalık hareketlerine değinmek gerekmektedir. Kazalarda ve daha küçük yerleşim yerlerinde yoğunlaşan eşkiyalık hareketinin artmasında, belki devletin dış sorunlarla uğraşması etkili olmuştur. Haksız para talebi, haneye tecavüz, yol kesme, adam öldürme ve halka zulüm yapmak gibi eşkiyalık hareketinin artması bazı yerleşim birimlerinin terkedilmesine sebep olmuştur. Bu tür olayların artmasına sebep olarak sadece devletin dış sorunlarla uğraşması gösterilemez. Bu artışda bölge yönetcilerinin ehil olmayıp yanlış tutum içine düşmeleri ve bu tür yerlerin merkez denetiminin tam olarak sağlanmasına imkan vermeyecek uzaklıkta bulunmaları da etkilidir.

Osmanlı devletinin hoş görüsünü yansıtan Fransız elçisinin zahire alımına kolaylık gösterilmesi, Hollanda elçisinin yol güvenliğinin sağlanması gibi örnekler de defterimizin muhtevasını teşkil etmektedir. Mühimme defterimizde Osmanlı devletinin özellikle temel besin maddelerinin ihracını hoş karşılamayarak bunu yasaklaması ve bu husustaki denetimin titizlikle sürdürülmesini isteyen hükümler de bulunmaktadır[25]. 107 nolu Mühimme defterimizdeki hüküm konularını şöyle sıralamak mümkündür:

Orduya ve sefere katılımın sağlanması

Sefere katılamayacak durumda olanların rencide edilmemeleri

Efrenc fırkatesine karşı halkın korunması

Adaların korunması

Yabancı donanmalara karşı halkın korunması

Fransız elçisinin zahire alımı

Yabancı elçilerin yol güvenliği

Askerin maaşı

Kırım hanının yol hükmü

Halka zulmün önlenmesi

Haksız para talebi

Falcılık ederek halkı kandırma

Kasten adam öldürme

Yol kesme ve içki satma

Eşkiyayı yakalama emri

Hırsızlık

Vergi ödememe

Fesatlık

İhanet

Sürgün

Yardım talebi

Serbest bırakılma talebi



2-Diplomatik Açıdan İncelenmesi

Mühimme defterlerinde, süslü, gösterişli ve resmi bir niteliği olmasından dolayı[26] divânî yazı kullanılması gelenek halini almıştır. Bu yazı Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra devlet işlerinin yürütülmesi için kurduğu Divan-ı Hümayûn’dan çıkacak resmi yazışmanın ve tutulacak kayıtların yazılması için özel olarak icad edilmiş ve bu sebeble divânî denilmiştir ki Divan’a mahsus yazı demektir[27].

Arşivde bu yazı ferman ve berat gibi münderecatın kazımağa, bozmağa veya harfini değiştirmeğe imkan bırakılmaması gözetilen resmi vesikalarda huccetlerde ve bazı vakfiye ve ilanlarda görülmektedir. Kullanım alanlarının yaygınlığı sebebiyle divanî yazı devletin umumi yazısı haline gelmiştir.[28]

Deri ciltli olan 107 nolu Mühimme defterimizde sayfalar aharlı, ince fligranlıdır. 31 adet yazılı, 9 adet yazısız toplam 40 sayfa bulunmaktadır. 104 adet numaralı hükmün yanında 17 adet numarasız toplam 121 hüküm bulunmaktadır. Ölçüleri ise 18x9 cm’dir. Özellikle son hükümlere doğru yazıda bir bozulma ve karışıklık göze çarpmaktadır. Hükümlerin genelinde karalama olmazken iki hükümde karalama bulunmaktadır.[29] Hükümlerin yazı karakterlerine bakıldığında birden fazla katip tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır.

Yerine getirilmesi gereken emirle ilgili olarak birden fazla yönetciye hüküm gönderildiği gibi sadece bir yöneticiye de hüküm çıkartıldığı olur; “Gelibolu nâibine, dizdârına, gümrük emini, ayan ve iş erlerine hüküm ki” ve “İnöz nâibine hüküm ki”[30] gibi. Eğer aynı konu birden fazla bölge yöneticisi ile ilgili ise hepsine ayrı ayrı hüküm çıkarmak yerine asıl hükmün altında diğer bölge yöneticilerine “bir sureti” kaydıyla dağıtım yapıldığı görülmektedir[31]. Hükümlerde yöneticilerin isimlerinin boş bırakıldığı da olmaktadır.[32] Bunun katiplerin unutmalarından veya bilmemelerinden kaynaklandığı söylenebilir. İlgili yöneticilerin isimlerinden sonra dua cümleleri konulması Osmanlı diplomatiği açısından âdet haline gelmiştir. Defterimizde kullanılan dua cümleleri ve hangi yöneticiye ait olduklarını aşağıya çıkarıyoruz;

Dâme ikbâlehu: Beylerbeyi, Muhassıl-ı Emvâl, Muhafız

Dâme mecduhu: Yeniçeri Ağası Vekili, Kapucubaşı, Kethuda, Bostancıbaşı.

Dâme uluvvuhu: Darussaâde ağası

Tâle bekahu: Reisülküttab

Zîde mecduhu: Yeniçeri Ağası Vekili, Kethuda, Hassa Silahşörü

Zîde kadruhu: Yeniçeri Ağası Vekili, Ocak Çavuşu

Zîde fazluhu: Edirne Kadısı, Kadı

Zîde ilmuhu: Nâib

Edâmellahu Teala İclâlehu: Veziriazam

Hutimet avâkıbuhu bilhayr: Müslüman olmayanlar için .

Yöneticiye hitapdan hemen sonra asıl mevzuya geçilir. Yapılması istenen işin gerekçeleri gösterilir, daha önce konuyla ilgili bir kayıt ya da icraat varsa buna da yer verilir. Yapılacak işin önemini belirtmek için “ehemmi umûr-ı dîn-i devletten” gibi tabirlerin yanısıra, yapılmaması istenen işler için “şer’i şerife muhalif”, “rıza-yı hümayûnuma mugâyir”, “kat’a rızam olmayup”, “hilafı şer’ hareket etmeyip” gibi cümleler kullanıldıktan sonra te’kid ve tehdit rüknünden olmak üzere “müstehakk-ı ıtâb olmuşsunuzdur”, “özrü cevabınız mesmû-ı hümayûnum olmayıp” gibi kalıplar ile de cezalandılacakları belirtilir. Fakat bu kötü durumlara yani kanuna uygun olmayan hareketlerden dolayı doğabilecek durumlardan Allah’a sığınarak “ıyâzen billahi teâlâ” gibi sığınma cümlelerine rastlamak mümkündür. Yine aynı şekilde yapılması istenen bir iş için Allah’ın yardımını dileyen “bi avnillâhi teâlâ”, “bi lutfillâhi teâlâ” gibi dua cümleleri bulunmaktadır. Daha sonra istenildiği gibi hareket edilmesi belirtilerek hüküm tamamlanır. Tarih sol alt köşeye yazılır, gün belirtilmez. Ayın 1-10. günleri için evâil, 11-20. günleri için evâsıt, 21-30. günleri için evâhir kelimesi kullanılır. Ancak katiplerin her zaman için divan toplantı gününü tam olarak hatırlaması mümkün olmayıp gün yanlışlığına düşülmek istenmemesinden dolayı bu tür bir ayrıma gidilmiştir. Aylar Arapça karşılıklarının kısaltılmışı kullanılarak gösterilmiştir (Za, Zilkadi, M, Muharem gibi). Sene ise 106 ve 107 olarak gösterilmektedir. 107 nolu Mühimmede hatırlanacağı üzere 1653 yılından sonraki Mühimme üst kayıtları kaldırıldığı için üst kayıt bulunmamaktadır. Sadece muhatap belirtilmektedir.



3-Dönemin Tarihi Olayları

107 nolu Mühimme defteri gerileme dönemine girmiş Osmanlı devletinin sosyal ve askeri durumunu yansıtan hükümleri ihtiva etmektedir. Hicri tarihle 1107 yılı miladi 1694-1695 yılına tekabül etmektedir. Sultan II.Ahmet vefat etmiş yerine yeğeni II.Mustafa hiçbir teklifi ve Osmanlı saray merasimlerini beklemeden Edirne’de tahta çıkdı[33]. II.Mustafa tahta çıkışının üçüncü gününde bir hattı hümayun yayınladı. Burada kendinden önceki padişahların zevk ve safaya dalıp devlet işleri ile uğraşmamaları sebebiyle düşmanların dört yandan ülkeyi sardığını belirttikten sonra bizzat savaşa katılmak istediğini söyleyerek devlet erkanının görüşünü sordu. Padişahın savaşa katılmasının çok masraflı olmasının yanında devlet otoritesinin bozulacağını düşünen yetkililerin olumsuz görüş bildirmelerine rağmen II.Mustafa savaşa bizzat katılmakta kararlı olduğunu bildirdi.[34] Çeşitli bölgelere fermanlar gönderilerek asker toplanması ve toplanan askerin acil olarak orduya katılımının sağlanmasını istendi. Taht değişikliği esnasında Avusturya-Osmanlı mücadelesi devam ediyordu. Dönemin siyasi olaylarının izlerini Mühimme defterimizde görmemiz dolayısıyla siyasi olayları hatırlamanın faydalı olacağını düşündük. Aşağıda 1694-1695 yılı siyasi olaylarını kronolojik olarak göstereceğiz.

1 Safer 1106/21 Eylül 1694 Sakız Adasının düşmesi.

Papalık ve Malta hükümetlerinden yardım gören Venedik donanması 7 Eylül’de Sakız’a gelmiş ve ertesi gün adaya 12800 asker çıkarmıştır. Kaledeki Türk askeri 1370 kişiden ibarettir. Venediklilerin adanın yerli halkı Hrıstiyanları elde etmesi ve Kaptan-ı Derya Helvacı Yusuf Paşa’nın kalenin muhafızı Hasan Paşa’ya yardım etmemesi sonucu kale Venediklilere teslim edilmiştir. Müslüman halk Venedikliler tarafından Anadolu sahiline taşınmıştır. II.Ahmet, Sakız adasının düşmesine çok müteessir olmuş ve derhal kalenin geri alınmasını emretmiştir. Bu işe Mısırlızade Vezir İbrahim Paşa memur edilmiştir. Anadolu askerlerinin İzmir ve Çeşme’de toplanmaları istenmiştir. [35]

4 Recep 1106/ 18 Şubat 1695 Sakız Adasının geri alınması.

Sakız seferine Kaptan-ı Derya olarak Amcazade Hüseyin Paşa katılmış ama zaferi Mezamorta Hüseyin Paşa sağlamıştır. Koyun adası denilen yerde Venedik donanması mağlup edilmiş, cephane ve donanmanın önemli bir kısmı Osmanlı devletine geçmiştir. Çok arzu etmesine rağmen Sultan II. Ahmet, Sakız adasının geri alındığını göremeden öldü. Zaferde yerli Rumların mezhep ihtilafından dolayı Venediklilerle mücadeleye girmiş olmaları da etkili olmuştur. Mezomorto Hüseyin Paşa gayretlerinden ötürü Kapdan-ı Deryalığa getirilirken Amcazade Hüseyin Paşa Sakız adası muhafızlığına tayin edildi.[36]

18 Muharrem 1106/29 Ağustos 1695 Lippa (Lippe) ve Lugoş’un alınmaları.

Macaristan’ın güney doğusunda ki Banat eyaletini almak isteyen Avusturyalılar son zamanlarda bu eyalet merkezi olan Tmışvar’ın kuzey doğusundaki Lippa (Lipve) kalesini zaptedip Tmışvar’a karşı hareket üssü edindikleri için Belgrad’a gelmiş olan II.Mustafa harp meclisinde, mühim konumu itibariyle Lippa’nın alınmasına karar vermiştir. Sultan II. Mustafa emrindeki Osmanlı ordusu Lippa’ya gelince hemen saldırıya geçti. Saksonya prensinin yardıma geleceğine güvenen kale kumandanının karşı koyması hiç bir işe yaramadı. Lippa kalesinin düşmesiyle Osmanlı ordusu sayısız ganimetin yanında önemli savaş malzemeleri de ele geçirdi. Bu sırada Avusturya generali Veterani’nin Lugoş civarında olduğu haberi alındığı için Lugoş’a hareket edilmiştir. Lippa’dan gelen Türk ordusu cepheden taarruz ederken Osmanlı ordusuna katılan Kırım Hanı Selim Girayhan Avusturyalıları arkadan kuşatmıştır. II.Mustafa bizzat askerlerinin önünde Avusturyalılara hücum yapılması sonucunda Veterani ölmüş ve Avusturya yenilmiştir.[37]













Örnek belge

Sahife:4, hüküm no:1


Gelibolu nâibine ve Gelibolu kalesi dizdârına ve gümrük emîni ve a’yân-ı vilâyet ve derbent ve iş erlerine hüküm ki,

Sefer-i humâyûnuma me’mûr olan tavâif-i askeriyeden bir ferdin bilâ-fermân Anadolu yakasına murûr u ubûrlarına kat’a rızâ-yı humâyûnum olmayıp Anadolu tarafına olan ma’berlerin ve sâir iskelelerin kemâl-i mertebe zabt olunması mühim ve muktezî olmağla Gelibolu ve sâir ol taraflardan Anadolu’ya işleyen gemileri ve kayıkları daima yoklayıp min ba’d bu cânibden karşuya ubûr idenleri, mâ-dâme ki elinde izn-i fermânım olmadıkça murûr u ubûr ettirmeyip bi eyyi vechi kân girü ordu-yu humâyûnuma avdet ettirüp teallül ve muhalefet üzre olanları ahz u habs ve isim ve resimleri ile i’lâm eyleyüp ve karşu yakadan beru cânibe geçenleri dahı etraflara kat’â meks ettirmeyüp muaccelen ordu-yı humâyûnuma irsâl edüp bir ferde musâmahadan ve yedinde izn-i fermânı olmayan bir tarîkle Anadolu yakasına ubûr ettirmekde ve bu humâyûnum ile bir ferde bir akça ve bir habbe alınmaktan ihtirâz oluna deyû yazılmıştır.

Bir sûreti dahı Seddülbahir muhâfızı Yusuf paşaya ve Sultanhisar kadılarına ve kılâ’ dizdârlarına ve a’yân-ı vilâyet ve iş erlerine yazılmıştır.

Bir sûreti dahı Rodoscuk nâibine ve iskele emîni ve a’yân-ı vilayet, iş erlerine yazılmıştır.



--------------------------------------------------------------------------------

* Dr., Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü, Uzman.

[1] - İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, İstanbul, 1988, s.79.

[2] - Şemsettin Sami, Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1978, s.1478.

[3] - 3 Numaralı Mühimme Defteri (966-968/1558-1560), Ankara, 1993, s.XXI.

[4] - a.g.y

[5] - Başbakanlık Arşivi Rehberi, Ankara, 1992, s.82.

[6] - 44 nolu Mühimme Defteri, haz. Mehmet Ali Ünal, İzmir, 1995, s.V.

[7] - İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet ve Merkez Teşkilatı, Ankara, 1988, s.82.

[8] - a.g.e., s.91.

[9] - 3 Numaralı Mühimme Defteri, s.XXII.

[10]- Cahit Baltacı, İslam Paleografyası, İstanbul, 1989, s.58.

[11] - Atilla Çetin, Başbakanlık Arşivi Klavuzu, İstanbul, 1979, s.56.

[12] - Carter V. Findley, Osmanlı Devletinde Bürokratik Reform, İstanbul, 1994, s.57.

[13] - 3 Numaralı Mühimme Defteri, s.XX.

[14] - a.g.y.

[15] - Mithat Sertoğlu, Muhteva Bakımından Başvekalet Arşivi, Ankara, 1958, s.13.

[16] - Ahmet Mumcu, Divan-ı Hümayûn, Ankara, 1986, s.61.

[17] - İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet ve Merkez Teşkilatı, s.79.

[18] - M.Tayyib Gökbilgin, Osmanlı Paleografya ve Diplomatik İlmi, İstanbul, 1979, s.105.

[19] -a.g.e., s.57.

[20] - Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbul, 1994, s.116.

[21] - a.g.y.

[22] - Mübahat Kütükoğlu, “Mühimme Defterlerindeki Muamele Kayıtları Üzerine”, Paleografya ve Diplomatik Semineri-Bildiriler, İstanbul, 1988, s.98.

[23] - Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), s. 119.

[24] - bk. hüküm no: 1, 2, 16,21,64.

[25] - bk. hüküm no: 64.

[26] - M. Tayyib Gökbilgin, a.g.e., s.44.

[27] - Ahmet Savran-M.Sadi Çöğenli, Osmanlıca ve Arşiv Rehberi, Erzurum, 1989, s.16-17.

[28] - a.g.y

[29] - bk., hüküm no. 29, 89.

[30] - bk., hüküm no.15,

[31] - bk., hüküm no., 16, 28, 34, 35, 74, 77, 101.

[32] - bk., hüküm no., 1, 2, 36, 49, 75, 87.

[33] - Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, 555.

[34]- a.g.y

[35] - Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, 576-577, İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul, 1950, III, 447.

[36] - Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, 578-579; İsmail Hami Danişmend, a.g.e., III, 448.

[37] - Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III, 558-559; İsmail Hami Danişmend, a.g.e., III, 449.
http://www.cumhuriyet.edu.tr/akademik/fak_ilahiyat/der72/011-mkilic.htm
http://www.filvaki.com/Default.aspx

site haklarında şu ifadeleri kullanmış

Hakkımızda

2000 yılında başladığımız Osmanlıca serüvenine küçük bir grup halinde filvaki.com ile devam ediyoruz. Başlangıçta farklı nedenlerle eski yazı öğrenmeye başlayan bizler , her ne kadar o zamanlar konunun derinliğinden habersiz olsak da ilerleyen dönemde Osmanlıca'nın tarihimiz içindeki derinliği, gelişimi ve kayboluşu konusunda bizi de hayrete düşürecek derecede bilgiye ulaştık. Tabii ki bunu yalnız başımıza yapmamız mümkün değildi, hocamız Yücel Demirel bize bu konuda yol gösterdi, eğitti ve yeri geldiğinde dürttü. İşte bu sitenin adı için de ilham kaynağımız bu ism-i alet , resmini de buraya koymayı uygun gördük.



Burada yer alan belge ve çevrim yazı örnekleri zaman içinde oluşan birikimimiz içinden seçilerek siteye eklenmiştir. Belgeler değişik dönemler, değişik yazı örnekleri içermektedir. Kullanıcıya yarar sağlayabilmesi açısından bir arama motoru eklenmiştir. Ancak, bu sitenin amatör ellerden çıktığı, çevrim yazıların hatasız yapıldığı gibi bir iddiasının olmadığı unutulmamalıdır.



Sitenin geliştirilmesi, yeni belge veya haber konuları eklenmesi konusunda her zaman yeni fikirlere açık olduğumuzu belirtmek isteriz.

Osmanlı Türkçesi yeni bir dil midir?

wikipediadan bir makale

Osmanlı Türkçesi

Osmanlı Türkçesi veya Osmanlıca (Osmanlı Türkçesi: لسان عثمانى, Lisân-ı Osmânî), Osmanlı Devleti döneminde (XIII-XX. yüzyıllar arası) kullanılan Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalmış Türk diline verilen addır.[1] Alfabe olarak Arap alfabesi'nin Farsça ve Türkçe'ye uyarlanmış bir biçimi kullanılır.
Türkçe, tarih boyunca çok geniş bir alanda konuşma ve yazı dili olarak yaşamıştır. Bunun sonucu olarak da Kuzey Türkçesi (Kıpçakça), Doğu Türkçesi (Çağatayca) ve Batı Türkçesi (Oğuzca) gibi yazı dilleri ortaya çıkmıştır. Batı Türkçesi, Osmanlı Türkçesi ve Azerî Türkçesi diye iki kolda gelişmiştir. Osmanlı Türkçesi, 24 Oğuz boyunun konuştuğu Oğuz şivesine dayanmaktadır.


Osmanlıca da kendi arasında kronolojik esasa göre sınıflandırılmıştır:


Dönemlere göre sınıflandırma
- Eski Osmanlıca (Eski Anadolu Türkçesi): 11.yy.’dan, 15.yy. sonuna kadar,


2- Klasik Osmanlıca: 16.yy.’dan, 19.yy.’ın ikinci yarısına kadar,


3- Yeni Osmanlıca: 19.yy.’ın ikinci yarısından 20.yy.’a kadar.


20.yy.başlarında gelişen Türkçülük hareketi dilde Türkçülük fikrini doğurmuş ve Modern Türkiye Türkçesi dönemi başlamıştır. 1928 yılında yapılan Harf Devrimi ile Latin alfabesinin kullanılmaya başlaması ile Osmanlıca’nın kullanımı son bulmuştur.
Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından kullanımdan kalkmışsa da, Türk Tarihi’nin son 1000 yılına yakın bir dönemi bu yazı ile yazılmış olduğu için bu yazı araştırmacılar, edebiyatçılar ve tarihçiler tarafından birinci derecede önemli ve bilinmesi zorunlu bir dildir
(Yılmaz KURT, Osmanlıca Dersleri 1, Akçağ Yayınevi, 5. Baskı, Ankara 1999, S.1)

Osmanlı yönetici sınıfının ve eğitimli seçkinlerin kullandığı bir yazışma ve edebiyat dili olan Osmanlıca, günlük hayatta konuşulan bir dil olmamıştır. En belirgin özelliği, Türkçe cümle altyapısı üzerinde, İslam dünyasının klasik kültür dilleri olan Arapça ve Farsça'yı serbestçe kullanma imkânı tanımasıdır. Günlük dilden farklı ve karmaşık kuralları olan bu dili ustalıkla yazma becerisine inşa adı verilir. Bu beceri uzun bir eğitim süreci ile kazanılırdı.

Osmanlı yazı dili 15. yüzyıl ortalarında biçimlenmeye başladı ve 16. yüzyıl başlarında klasik biçimine kavuştu. 19. yüzyıl ortalarından itibaren gazeteciliğin ve Batı etkisindeki edebiyatın gelişmesiyle hızlı bir evrime uğrayan Osmanlıca, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gerçekleştirilen Harf Devrimi (1928) ve Dil Devrimi (1932-) sonucunda yazı dili ve gramer olarak kullanımdan kalktı ancak, konuşma ve yayın alanındaki kullanımı Türk Dil Kurumu'nun yabancı kelimeleri türkçeleştirme uğraşları ve Batılılaşmanın ivme kazanması ile kullanıma giren yeni kelimeler sayesinde değişime uğrayarak devam etti ve bugün kullanmakta olduğumuz modern Türkçe'ye dönüştü.
Osmanlıca'nın Kaynakları
Türkçe yazı diline Arapça ve Farsça sözcüklerin girişi İslamiyetin kabulüyle başlar. Türkiye Türkçesi'nde 13. yüzyıla ait en eski metinlerde toplam kelime hazinesinin üçte biri ila yarısı Arapça ve Farsça alıntılardan oluşur. Ancak 15. yüzyıl ortalarına dek kullanılan yazı Türkçesi, günümüz konuşma dilinden yapıca çok uzak değildir. Dönemin şiir ve düzyazı örneklerinden birçoğu, konuşma Türkçesine yakın yapıdadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda orta ve yüksek eğitim sistemi Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) yapılanıp Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde olgunlaştı. Eğitim dili sadece Arapça idi. Dolayısıyla bu dili bilmek ve rahatça kullanabildiğini göstermek, eğitimli olmanın gereği sayılırdı. Seçkin bir azınlık, klasik edebiyat dili Farsça'yı da öğreniyordu. Klasik Arap ve Fars literatürünün kaynaklarını tanımak, bu iki dilin gramer ve söz varlığının nüanslarına hakim olmak, kültürlü bir Osmanlı'yı basit halktan ayırdeden özelliklerdi.

Klasik Osmanlı kültürünün önceliklerine ilginç bir örnek, dönemin en popüler Farsça sözlüğü olan Burhan-ı Katı Lugatidir. Farsça temel kelimeleri kısaca geçen bu sözlük, Farsça kelimelerinin en az bilinen anlamlarını, gün yüzü görmemiş nüanslarını, az duyulmuş şiirlerdeki özel kullanımlarını açıklamakla övünmekteydi. [2]
Adlandırma Konusu

Klasik devirde "Osmanlıca" ayrı bir dil olarak algılanmamış, üç dilden (elsine-i selase) oluşan bir karışım olarak görülmüştü. "Türkçe" ise, evde, sokakta ve köyde konuşulan basit dile verilen addı.[3]

Ancak 19. yüzyılda standart bir yazı dili ihtiyacının belirmesiyle birlikte "Osmanlı dili" tartışmaları yoğunlaştı. Bu dilin belkemiğini oluşturan Türkçe'nin güçlendirilmesi ve yazı dilinin Türkçe konuşma diline yaklaştırılmasına ilişkin talepler Şinasi, Suavi, Ahmet Vefik Paşa gibi yazarlarca dile getirildi. 19. yüzyıl sonlarında doğan Türkçülük akımı, Osmanlı yazı dilinin esasen Türkçe olduğu ve "Türkçe" diye adlandırılması gerektiğini vurguladı.[3]

Cumhuriyet döneminde ise "Osmanlıca" deyimi genellikle olumsuz bir anlam kazandı. Dil Devrimi'ni izleyen kültürel ortamda, "Osmanlıca", "Türkçe"den ayrı ve yoz bir dil olarak görüldü. Türk Dil Kurumu'nda 1983'e dek bu görüş egemendi. Buna karşılık Osmanlı kültürüne yakınlık duyan muhafazakâr kesim, Osmanlı yazı dilinin de Türkçe'nin bir lehçesi olduğunu vurgulamak amacıyla "Osmanlı Türkçesi" deyimini tercih etti (örneğin Faruk Timurtaş, Mustafa Özkan).[3]

Öte yandan, Osmanlı yazı diline "Osmanlı Türkçesi" adı verildiği zaman, bundan çok farklı bir dil olan Osmanlı dönemi konuşma Türkçesine ne ad verileceği konusu, çözülmemiş bir problem olarak kalmaktadır.[3]
..............................................................
..............................................................

Metin Örnekleri

Şeyhülislam Esad Efendi'nin 1725-32 yılları arasında yazılan Lehcet-ül Lugat isimli sözlüğünün önsözü, 18. yüzyıl Osmanlıcası'nın özellikle rafine bir örneği olarak alıntılanmaya değer:

"Amed-i medid ve ahd-i ba'iddir ki daniş-gâh-ı istifadede nihade-i zanu-yı taleb etmekle arzu-yı kesb-i edeb kılıp gerçi irre-i ahen-i berd-i gûşiş-i bî-müzd zerre-i fulad-ı fu'ad-ı infihamı hıred edemeyip şecere bî-semere-i isti'daddan yek-bar-ı imkân intişar-ı nüşare-i asar-ı hayr-ül me'ad as'ab-ı min-hart-ül katad olup ancak piş-nigâh-ı ihvan ve hullanda hem-ayar-ı nühas-ı hassas olan hey'et-i danişveriyi zaharif-i tafazzul ile temviye ve tezyin edip bezm-gâh-ı sühan-gûyanda iksar-ı sersere ile ser-halka-i ihvab-ı hava-ayin olmuş idim." [4]

1790 dolayında yazılan bir yemek kitabından alınan aşağıdaki bölüm, Osmanlıca'nın nisbeten sade bir örneğidir:

"Türkîde turunc dediğimiz mîveye Farisî'de narenc denir. Portakal derler, İstanbul'da şekerden leziz zuhur etmeye başladı. Hatta nev-zuhur Frenk hekimleri 'Asitane sahil-i bahr ve ahalisi et'ime-i mütenevvia ile aluf ve fesad-ı dem hasebiyle iskorpit illetine mübtelalardır. Elbet beher yevm bir dane portakal ekli lazımdır ve vacibdir.' Maa-haza kendüleri illet-i müstekreh-i frengîden muallel olup bahusus oldukları arzda portakalı ancak kibarı görebildiğinden Asitane'de kesreti kendülerini hayran eylediğinden hezeyan-ı gûna-gûn ederler. Maa-haza alil-ül mizac olan ihvana muzır olmak melhuzdur." [5]

Dönemin konuşma Türkçesinin sesini, klasik Osmanlı eğitimi almış yazarların metinlerinde tanımak çok güçtür. Buna karşılık Osmanlı eğitimi almamış bir İstanbullu Ermeniye ait olan aşağıdaki metinde, günümüz Türkçesinden hemen hemen farksız bir sokak diliyle karşılaşırız. 1736 yılında İran sefaret heyetine müzisyen olarak katılan Tamburi Artin Efendi'nin seyahatnamesi, Ermeni harfleriyle Türkçe olarak kaleme alınmıştır.

"Yezd ile Kerman arasında kum deryası dedikleri vardır ki inceliği ve beyazlığı saat kumu gibidir ve bir köyleri vardır ki yolcular konar. Damlara ve sokaklara bir adam nazar etse gûya kar yağmış sanır. Yol üzerinde bir buçuk, iki saat çekecek kadar yerde kule gibi miller yapılıdır ki karşına tutar da öyle gidersin. Eğer o milleri sağına veya soluna alır isen, yolu şaşırırsın ve birer ikişer minare derinliğinde kum ile dolmuş hendekler vardır ki hiç belli değil. Atın ayağı eğer oralara basacak olursa kurtulmak muhaldır. Çabalandıkça batar gider." [6]

Dipnotlar ^ Büyük Türkçe Sözlük. TDK. 13 Ağustos 2009 tarihinde erişilmiştir.
^ Mütercim Asım Efendi, Burhan-ı Katı Tercemesi, TDK Y. Ankara 2000.
^ a b c d Prof.Dr.Muharrem Ergin, Osmanlıca
^ Mehmed Esad Efendi, Lehcetü'l-Lügat, haz. Ahmet Kırkkılıç, TDK Yay. Ankara 1999, s. 5.
^ Ahmed Cavid Bey, Tercüme-i Kenzü'l İştiha, haz. Seyyit Ali Kahraman & Priscilla Işın, Kitap Yay. İstanbul 2006, s. 83.
^ Tanburi Harutiun, Tahmas Kulu Han'ın Tevarihi, Latin harflerine çeviren Esat Uras, TTK Yay. Ankara 1942, s. 15.


http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_T%C3%BCrk%C3%A7esi